| Okuma Süresi: 5 Dakika

YAŞLILIK VE ENGELLİ AYLIĞINA İLİŞKİN YÖNETMELİKTE YAPILAN DEĞİŞİKLİKLER

AV. ADEM AKKIR

22 Temmuz 2018 tarihinde coğrafi konumu ve önemi nedeniyle ilgi çekici olan ve Dünya üzerinde de ses getiren Boğaziçi Kıtalararası Yüzme Yarışı’nda engelli iki yüzücümüzün yaşadığı üzücü olaydan yola çıkılarak bu yazı kaleme alınmıştır.

 

Boğaziçi Kıtalararası Yüzme Yarışında Yaşanan Gelişmeler Neydi?

Otizmli sporcular Can Demirci  ve Melih Onur Şırlak ’ın Boğaziçi Kıtalararası Yüzme Yarışı öncesinde otizmli oldukları gerekçesiyle yarışmaya alınmadığı iddiaları ve sosyal medya üzerinden öncülüğünü otizmli bir kız çocuğu sahibi olan ünlü oyuncu çift Ceyda Düvenci ve Bülent Şakrak’ın yürüttüğü kampanya  sonucunda verilen destek ve gelen tepkiler sonucu Spor Bakanın da dahli ile sporcularımız yarışmaya alınmış ve kendi dallarında katıldıkları yarışmaları dereceyle tamamladıkları süreç yaşanmıştır.   Bu süreçte: “Ötekileştirmeye ‘hayır’ dediğimiz dünyada otizmli gençlerin tutunabildikleri dalları eğer siz koparırsanız, bizim geleceğe dair tüm umutlarımız yok olur. Lütfen Can ötekileştirilmesin, yarışa katılsın!” söylemi, yarışma ve öncesinde pek çok yerde defalarca söylenmiş ve yarışma sonrası ise belkide çağımızın en büyük hastalığı olan popilizm sonucu hafızalardan çıkararak tüketilmiş ve yok edilmiştir. Duygularıyla yaşayan toplumların kazandığı anlık zaferler ne yazık ki geleceğe yönelik çözümlerin önüne geçmektedir.

Can Demirci ve Melih Onur Şırlak’ın yaşadığı, özünde üzücü olan bu hikâyenin pek çok benzeri hatta Can ve Melih’in kendisi de dahil olmak üzere ülkemizde ve dünyanın bir başka köşesinde hergün yaşanmaktadır. Bu olayda Can ve Melih’in şansı popüler bir çiftin bu haksızlığı ortaya koyması olmuştur. Konuya ilişkin olarak idari makamların açıklaması ise ayrı bir vakadır. Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi (TMOK) yaşananlarda, hatanın Türkiye Bedensel Engelliler Spor Federasyonu (TBESF) ve Türkiye Özel Sporcular Federasyonu’na (TÖSF) ait olduğunu ima etmiştir. Sonrasında bir daha bu ve buna benzer bir olayın yaşanmaması için ne gibi önlemler alınmıştır diye tahmin etmeye çalışsak sonuç alır mıyız derseniz, ümitsiz olduğumu söyleyebilirim.

Oysa ki Ülkemiz, bu alanda çalışılmış ve olumlu çıktılar alınmış engelli hakları ile ilgili pek çok uluslararası sözleşmeye imza atmıştır ve hali hazırda üye olduğu pek çok uluslararası kuruluşa bulunmaktadır.

Kısaca bu düzenlemeler ve üye olunan örgütlerin belli başlılarından söz edilerek yaşanan olayı ayırımcılık  yasağı çerçevesinde değerlendirecek ve eleştirilerimizi yönelteceğiz.

 

Ayrımcılık Yasağının Uluslararası Ve Ulusal Boyutu 

Engelli haklarına ilişkin uluslararası düzenlemelerin başında 30 Mart 2007 tarihinde New York’ta imzalanan “Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme” gelmekte olup anılı sözleşme 03.12.2008 yılında Türkiye tarafından da kabul edilmiştir. Sözleşmeye dayanak olarak benimsenen ilkeler (ki bu ilkeler daha sonra Incheon Stratejisi ’nde de benimsenmiş olup Tüm Taraf Devletler engelliliğe dayalı herhangi bir ayrımcılığa izin vermeksizin tüm engellilerin insan hak ve temel özgürlüklerinin eksiksiz olarak yaşama geçirilmesini sağlamak ve engellilerin hak ve özgürlüklerini güçlendirmekle ödevli kılınmıştır. Sözleşme ile çalışma hayatından aile hayatına, eğitimden sağlığa ve ceza alanına kadar üye devletlerce atılması gereken adımlar ve alınması gereken önlemler belirtilmiştir.

Türkiye’nin de dahil olduğu Birleşmiş Milletler bünyesinde bulunan Asya-Pasifik Ekonomik ve Sosyal Komisyonu (ESCAP) kurulmuştur. Komisyon 29 Ekim – 2 Kasım 2012 arasında Incheon’da bir araya gelerek 2013 yılından 2022 yılına kadar Incheon hedef ve amaçlarına ulaşmak için gerekli eylemleri teşvik etmek ve Incheon Stratejisi’nin uygulanması için hükümetleri teşvik etmek konusunda karar almıştır.

Incheon Stratejisi; Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme’nin aşağıdaki ilkeleri üzerine kurulmuştur:
a)    Kendi seçimlerini yapma özgürlükleri ve bağımsızlıklarını da kapsayacak şekilde, kişilerin insanlık onuru ve bireysel özerkliklerine saygı gösterilmesi,
b)    Ayrımcılık yapmama,
c)    Engellilerin topluma tam ve etkin katılımlarının sağlanması,
d)    Farklılıklara saygı gösterilmesi ve engellilerin insan çeşitliliğinin ve insanlığın bir parçası olarak kabul edilmesi,
e)    Fırsat eşitliği,
f)    Erişilebilirlik,
g)    Kadın-erkek eşitliği,
h)    Engelli çocukların gelişim kapasitesine ve kendi kimliklerini koruyabilme haklarına saygı duyulması
Bu ilkeler ışığında pek çok konu ayrıca tartışılmış ve engellilerin yaşamını kolaylaştıracak tedbirlerin genel çerçeveleri çizilmiştir.

Ayrıca Avrupa Birliği’nde de engellilerin sosyal hayata katılımını artıracak pek çok ilke belirlenmiş ve tavsiye kararı alınmıştır.  Bu ilke ve tavsiye kararları ile üye ve aday üye ülkelerin engelliler konusunda benimsemesi gereken ilkeler ortaya koyulmaktadır.  En son alınan tavsiye kararı ise 2013 yılında benimsenen engelli bireylerin kültür, spor, turizm ve boş zaman etkinliklerine tam, eşit ve etkin katılımının sağlanması üzerine olan CM/Rec(2013)3 sayılı tavsiye kararıdır.

Avrupa Birliği son yirmi yıldır engelliliği farklı bir biçimde anlamlandırmaya başlamıştır. Bu yeni yaklaşımda engelliler pasif ve yardıma muhtaç bireyler olarak değil, toplumda diğer bireylerle eşit haklara sahip ve bu haklar doğrultusunda toplumla bütünleşmek için mücadele eden bir topluluk olarak görülmektedir. Bu yaklaşımın dayandığı en belirgin temel, insanlığa özgü farklılıklara verilebilecek en önemli değerin toplumsal ve ekonomik süreçlerin tüm insanları içine alacak şekilde yapılandırılması ile mümkün olacağı düşüncesidir. ( ) Bu doğrultuda engellilere gereken fırsat eşitliğini sağlayacak düzenlemelerin hayata geçirilmesi için gereken fonların sağlanması ile destekleyici politikalar benimsenmiştir.

Somut bir düzenlemeyi örnek vermek gerekirse;1999 yılında imzalanan Avrupa Topluluğu Amsterdam Antlaşması’nın ayrımcılıkla mücadele kapsamında olan 13. maddesi ile; “Avrupa Konseyi, Komisyon’dan gelen öneriler doğrultusunda Avrupa Parlamentosu’nun görüşünü alarak cinsiyet, ırk ya da etnik köken, din ya da inanç, engellilik, yaş ya da cinsel tercihe dayalı olarak karşı karşıya kalınan ayrımcılıkla mücadele konusunda gerekli tedbirleri alır” hükmü yer almaktadır. Bu hüküm ile birlikte düzenleme ve iyileştirmenin önündeki pek çok engel kalkmış ve yenilikler hayat bulmaya başlamıştır. Özellikle çalışma hayatında engellerin kaldırılarak fırsat eşitliğinin yaratılması ve çalışma fırsatı bulan engelli kişilerin dolaylı olarak sosyal hayata olan katılımlarının arttırılması ve teşvik edilmesi desteklenmiştir.

Yine 12 Mayıs 2000 tarihinde “Engelli Bireyler İçin Engelsiz bir Avrupa’ya Doğru” başlıklı tebliğ ile engelli kişilerin sosyal ve ekonomik olanaklara ulaşmalarını kısıtlayan sosyal, mimari ve tasarım engellerinin ortadan kaldırılmasına yönelik kapsamlı ve bütüncül bir stratejiye vurgu yapılmıştır. 2000 yılı sonunda Nice’te toplanan Avrupa Konseyi, engellileri de kapsayacak şekilde her türlü ayrımcılığın kaldırılması gerektiğini benimsemiştir.

Ayrımcılık ise belirli (“özünde anlamsız”) temel ve sebepler ile farklı görme, dışlama, kısıtlama, tercih etme gibi hareketlerle gerçekleştirilir. Ayrımcılık ise bireylerin toplumsal ve kamusal alanlardan yararlanmasını ortadan kaldıracak  ve yoksun kılacak tehlikeli sonuçları ortaya çıkaracaktır. Dolayısıyla toplum içinde bazı fertlere ve gruplara yönelik ayrımclık eylemleri, fiziksel ve zihinsel farklılıklarından dolayı onların yerine başkalarının tercih edilmesi ayrımcılık olarak sayılmaktadır.

Ayrımcılık, uluslararası insan haklarını düzenleyen sözleşmelerin tamamında yasaklanan, ‘jus cogens’ niteliğinde kabul edilen bir ilke olup yasağa dair güvenceler ise hem fiili hemde, hukuki eşitliği içermektedir. Bu da ayrımcılığın salt yasaklanmış olmasını yeterli bulmayıp buna ilaveten engellilerin haklarını kullanabilecekleri fırsatlara erişimlerinin sağlanması ve toplumun diğer üyeleriyle bu bakımdan eşitlenmesini sağlayan önlemlerin alınmasının gerektiğinin benimsenmesinin tezahürü olarak ortaya çıkmaktadır. Kısaca devletin ayrımcılığı ortadan kaldıran negatif yükümlülüklerinin yanında pozitif yükümlülükleri de bulunmaktadır.

Ülkemizde, Anayasa’nın 10. maddesinde eşitlik ilkesi kabul edilerek ayrımcılık yasaklanmış ve devamında Devletin eşitliği yaşama geçirmekle yükümlüğü olduğu (md.10/2) ve buna aykırı olarak davranamayacağı (md.10/5), ayrıca bu maksatla alınacak tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamayacağı (md.10/2) kabul edilmiştir.

Engelliler Hakkında Kanun’da ayrımcılık doğrudan ve dolaylı ayrımcılık  olarak ayrı ayrı tanımlanmış, engelliliğe dayalı ayrımcılık ise “Siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel, medeni veya başka herhangi bir alanda insan hak ve temel özgürlüklerinin tam ve diğerleri ile eşit koşullar altında kullanılması veya bunlardan yararlanılması önünde engelliliğe dayalı olarak gerçekleştirilen her türlü ayrım, dışlama veya kısıtlama olarak” ifade edilmiştir. Aynı Kanun’un 4/A maddesi ile doğrudan ve dolaylı olarak yapılan her türlü ayrımcılığın yasak olduğu vurgulanmıştır.

Yine Türk Ceza Kanunu’nun 122. maddesinde 2014 yılında yapılan değişiklik sonucu nefret ve ayrımcılık suç olarak kabul edilmiştir. Buna göre, dil, ırk, milliyet, renk, cinsiyet, engellilik, siyasi düşünce, felsefi inanç, din veya mezhep farklılığından kaynaklanan nefret nedeniyle;
a) Bir kişiye kamuya arz edilmiş olan bir taşınır veya taşınmaz malın satılmasını, devrini veya kiraya verilmesini,
b) Bir kişinin kamuya arz edilmiş belli bir hizmetten yararlanmasını,
c) Bir kişinin işe alınmasını,
d) Bir kişinin olağan bir ekonomik etkinlikte bulunmasını,
engelleyen kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Ancak yukarıda tanımlanan suçun oluşabilmesi için, failde hükümde sayılan ayrımcılığa ilişkin en az bir nedenin yanında başka bir özel kast olan nefret saikinin de bulunması gerekmektedir. Kişinin sadece suç işleme kastı ile değil, hükümde gösterilen sebeplerden en az birisine dayanmak suretiyle de nefrete dayalı ayırımcılık yapması gerekir ki, bununla birlikte faillerin yaptırıma uğraması güç hale getirilmiştir.

Belirtmek gerekir ki ayrımcılığı önlemeye yönelik salt yasaklamadan ibaret olan düzenlemeler yeterli olmayacak ve ayrımcılığı engellemeye yönelik makul düzenlemelerin yapılmamasını ayrımcılık olarak değerlendirmeyen, yasaklamayan her yasal düzenleme ayrımcılığı önlemede istenen başarıyı hiçbir zaman sağlayamayacaktır.

Yukarıda ifade edilen ayrımcılık ilkesi kadar sorunlu, hatta ayrımcılığı da kapsayan alanlardan birisi de erişebilirlik olup; fiziksel çevre başta olmak üzere, ekonomik, sosyal ve kültürel çevreye ulaşabilme, bu çevrelerde verilen hizmetlerden yararlanma ve katkıda bulunma olanaklarına sahip olmak da önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ne yapılmalı?

Engelli Hakları Sözleşmesi’nde de vurgulanan aşağıdaki olguları başta zihnimizde olmak üzere kontrol listemize ekleyerek başlayabiliriz.

Engelliliğin gelişen bir kavram olduğu ve engelliliğin kişilerin topluma diğer bireyler ile birlikte eşit koşullarda tam ve etkin katılımını engelleyen tutumlar ve çevre koşullarının etkileşiminden kaynaklandığı gerçeğini kabul ederek hareket etmeleyiz. Yazımıza esin kaynağı olan Boğaziçi Kıtalararası Yarışması sonuçları açıklanırken Engelli Sonuçları’nın ayrı açıklanmasının bile özünde ayrımcılığa neden olduğunu ifade etmek isteriz.

Bir kişinin engelli olduğu için ayrımcılığa maruz kalmasının her bireyin doğuştan sahip olduğu insanlık onuru ve değerinin de ihlal edilmesi anlamına geldiğini kabul ettiğimiz anlamına geldiği bilincine varmalıyız.

Engellilerin kendilerini doğrudan ilgilendirenler de dâhil olmak üzere politika ve programlarla ilgili karar alma süreçlerine etkin olarak katılabilmelerini sağlamalıyız.

Fiziksel, sosyal, ekonomik ve kültürel çevreye, sağlık ve eğitim hizmetlerine, bilgiye ve iletişime erişimin, engellilerin tüm insan haklarından ve temel özgürlüklerden tam yararlanmasını sağlamadaki önemini kabul etmeliyiz.