| Okuma Süresi: 11 Dakika

HUKUK MUHAKEMELERİ KANUNU UYGULAMASINDA CİDDİ DEĞİŞİKLİKLERE Mİ GİDİLİYOR?

STJ. AV. EBRU CEYHAN

Özel hukuktan doğan uyuşmazlıkların mahkemelerde görülme usul ve esaslarını düzenleyen 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (“HMK” veya “6100 Sayılı Kanun”) altı yıl önce 12.01.2011 tarihinde TBMM Genel Kurulunda kabul edilmiş ve yürürlüğe girmiştir. Süreç içinde Genel Kurulca kabul edilen metnin birkaç maddesinde değişiklik olmuş olsa da bunlar çok sınırlı kalmış; fazlaca bir değişime uğramamıştır. Ne var ki Adalet Bakanlığınca hazırlanan ve iki ay kadar önce kamuoyunun görüşüne sunulan Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı Taslağı (“Taslak Metin” veya “Tasarı”) ile HMK’da ciddi değişiklikler öngörülmüştür. İşbu yazı ise özellikle mahkemelerin yetkisizlik kararları, beyan dilekçeleri, vekilin duruşmadaki tutum ve davranışı, ilk itirazlar, duruşma ve ıslah, tahkikat ve toplu mahkemeler, senetler, keşif ve hüküm, kanun yolları, ihtiyati tedbir ve tahkim konularında öngörülen değişiklikler ve bunların hukuk düzenine yapacağı muhtemel yansımaları ortaya koymayı amaçlamıştır.

 

Yetkisizlik Kararı, Beyan Dilekçeleri Ve Vekilin Duruşmadan Yasaklanmasına İlişkin;

İlk değişiklik Mahkemelerin vereceği bir görev ve yetkisizlik kararı üzerine dosyanın görevli ya da yetkili mahkemeye gönderilmesi hakkındadır. Şu an yürürlükte olan kanuna göre görevsizlik veya yetkisizlik kararı verilmesi halinde taraflardan biri kararın verildiği anda karar kesin ise o tarihten itibaren 2 hafta içinde kararı veren mahkemeye başvurarak dosyanın görevli ya da yetkili mahkemeye gönderilmesini talep etmelidir. Aksi halde dava açılmamış sayılmaktadır. Taslak Metin’de ise işbu hali düzenleyen HMK madde 20’de değişiklik getirilmiştir. Buna göre karar verildiği anda kesin ise 2 haftalık süre bu kararın tebliğ tarihinden itibaren başlayarak iki hafta sürmektedir.

 

Diğer bir değişikliğin beyan dilekçeleri üzerine getirilmesi teklif edilmektedir. Yargılamanın sevk ve idaresini düzenleyen HMK madde 32’de bir ekleme yapılmış olup buna göre dilekçeleri hükme esas alınması kanunda öngörülen veya hakim tarafından uygun bulunan haller ile sınırlı tutulmuştur. Her ne kadar ciddi bir değişiklik gibi görünse de iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağının şu anda da mevcut olduğun göz önüne alındığında hali hazırda zaten sunulan beyan dilekçeleri sadece durumu açıklamak amaçlı olmaktadır. Süregelen sistemde ıslah talebi, bilirkişi raporunun sunulması, davanın ihbar talebi gibi hallerde hakimce taraflara beyanlarını sunmak için süre tanınmaktadır. Tasarı’da da beyan dilekçesi sunulması hala serbest olmakla birlikte hükme esas alınması engellenmiştir.

 

Tasarı’nın Madde Gerekçesi’nde bu düzenleme ile ilgili şu açıklamalar yapılmıştır:

 

Maddeyle hangi isim altında sunulursa sunulsun bu tür dilekçelerin hükme esas alınmaması öngörülmektedir. Dolayısıyla mahkeme, bu tür dilekçelerin içeriğine vakıf olmak ve karşı tarafın bu dilekçelere karşı beyanını almak için zaman harcamayacaktır. Bu düzenlemenin makul sürede yargılanma amacına hizmet edeceği ve silahların eşitliği ilkesinin daha etkin bir şekilde uygulanmasına yardımcı olacağı düşünülmektedir. Ayrıca bu düzenlemenin, usul hükümlerinin taraflara tanıdığı dilekçe verme ve beyanda bulunma hakkını kısıtlamadığı, bu nedenle hak arama hürriyetini ihlal etmediği değerlendirilmektedir. İçerik itibariyle benzer bir hüküm, İsviçre Medeni Usul Kanununun 132 nci maddesinin üçüncü fıkrasında da yer almaktadır. Hatta bu hükümle daha da ileri gidilerek dilekçe hakkının kötüye kullanılması niteliğinde olan veya usul hukukuna ilişkin bir hak kullanılıyor görüntüsü altında sırf yargılamayı uzatmak amacıyla pervasızca verilen dilekçelerin hakim tarafından kabul edilmeyerek ilgilisine iade edilmesi öngörülmektedir.

 

Ancak; Madde Gerekçesi’nde her ne kadar “Ayrıca bu düzenlemenin, usul hükümlerinin taraflara tanıdığı dilekçe verme ve beyanda bulunma hakkını kısıtlamadığı, bu nedenle hak arama hürriyetini ihlal etmediği değerlendirilmektedir.” denilse dahi, bu durumun hak arama hürriyetini ihlal edebileceği değerlendirilmelidir. Zira; yine Madde Gerekçesi’nde her ne kadar İsviçre Medeni Kanunundan bir örnek verilse de örnek verilen madde hakkın kötüye kullanılması yasağının sadece özel bir düzenlemesi olarak bulunmaktadır, halbuki hukukumuzda hakkın kötüye kullanılması yasağı Medeni Kanunumuzda genel bir hüküm olarak zaten bulunmaktadır.

 

Taslak Metin vekilin duruşmada uygun olmayan tutum ve davranışları üzerine yeni bir prosedür öngörmüştür. Yürürlükteki sisteme göre vekilin duruşmada uygun olmayan bir tutum ve davranışta bulunması halinde hakim tarafından vekil uyarılır ve tutumun devam etmesi halinde duruşma ertelenir. Taslak metinde bu konudaki ilk değişiklik duruşmanın ertelenmesinin bir ayı geçmeyecek şekilde olması zorunluluğudur.  HMK madde 79/2 olarak metne işlenen taslak fıkraya göre ise duruşmanın ertelenmesine sebep olan vekil bir sonraki duruşmalardan herhangi birinde yeniden uygunsuz davranırsa uyarılacak olup vekilin uyarıya uymaması halinde takip eden duruşmalara kabul edilmemesine karar verilecektir.

 

 

Belirsiz Alacak Davasına İlişkin;

Hukuk yargılamasında en çok üzerine tartışmaların olduğu ve içtihadın da sürekli değişim gösterdiği konulardan biri belirsiz alacak davasıdır.

Bütün bu tartışmalar ışığında; HMK’nın “Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir.” şeklindeki 3. fıkrasının, fıkrada düzenlenen tespit davasının tam olarak hangi alanı düzenlediği konusunda netlik olmadığı değerlendirildiğinden fıkranın yürürlükten kaldırılmasında fayda görülmüştür. Tasarı Madde Gerekçesi’nde, fıkra yürürlükten kaldırıldığında bu kapsamda dava açmak isteyenlerin haklarının, mevcut düzenlemeler çerçevesinde korunabileceği belirtilmiştir. Yapılan değişiklikle 107/3 maddesi yürürlükten kaldırıldığından, madde başlığı da buna uygun olarak “Belirsiz alacak davası” şeklinde değiştirilmektedir.

 

Ayrıca Tasarı ile; alacağın miktarının tam ve kesin olarak belirlenmesi mümkün olduğunda hakim tarafından tahkikat sona ermeden 2 haftalık kesin süre verileceği belirtilmiştir. Dolayısı ile; bu değişiklik ile; ıslah “an”ı hakkında daha açık bir düzenlemeye gidilmiştir.

 

İlk İtirazlara İlişkin;

HMK’nın ilk itirazlar bölümü de Taslak Metin’de üzerinde epeyce değişiklik yapılan bölümlerdendir. Burada göze çarpan değişiklikler davanın davacı tarafından devredilmesi ve davacı aleyhine sonuçlanması halinde dava konusunu devreden ve devralanın yargılama giderlerinden müteselsil sorumlu olacağıdır.

Yazılı yargılama bakımından davaya cevap dilekçesi için ek süre vermeyi düzenleyen HMK madde 127’de de değişiklik görülmektedir. Bilindiği gibi davaya cevap süresi dava dilekçesinin davalıya tebliğinden itibaren 2 haftadır. Ancak davalının talebi ile durum ve koşullara göre ek cevap süresi tanınabilmektedir. Uygulamada bu sürenin cevap dilekçesi verme süresinin son gününden mi yoksa sürenin verildiği günden itibaren bir ek bir süre olacağı konusunda zaman zaman şüpheler olabilmekteydi. Tasarıya “cevap süresinin son gününden itibaren işlemeye başlamak” şeklinde bir yan cümle eklenmiş ve bu ikiliğin ortadan kaldırılması amaçlanmıştır. Buna benzer diğer bir düzenleme ise HMK madde 281’e getirilmesi planlanan ek cümlede karşımıza çıkmaktadır. Buna göre bilirkişi raporuna itiraz için verilen 2 haftalık süreye ek olarak bir defaya mahsus olmak üzere 2 haftayı geçmemek üzere ek süre verilebileceği kaleme alınmıştır. Ancak; şu hususu belirtmek isteriz ki, yazılı yargılama usulünde cevap süresinin uzatılmasını düzenleyen HMK’nın 127. maddesinde değişiklik yapılması yerinde olmakla birlikte; bu değişikliğin kanımızca basit yargılama bakımından ek cevap verme süresini düzenleyen HMK’nın 317. maddesi bakımından da yapılması gerekmektedir.

Ön inceleme duruşmasında HMK’nın 139. maddesinde; mahkeme tarafından yapılan ön inceleme duruşmasına davette karşı tarafın yokluğunda onun muvafakati alınmadan iddia ve savunmaların genişletilebileceği ihtarı bulunmaktadır. Ancak; Tasarı’nın 11. maddesinin kabul edilerek yürürlüğe girmesi ile diğer tarafın yokluğunda iddia ve savunmanın genişletilmesi ya da değiştirilmesi ihtarı yine Tasarı’nın 13. maddesinde yapılan düzenleme ile değiştirilecek HMK’nın 141. maddesi çerçevesinde artık yapılmayacaktır. Zira; Tasarı’nın mezkur maddesi ile HMK’nın 141. maddesinde yapılacak değişiklik ile; tarafların “ön inceleme aşamasında ise ancak karşı tarafın açık muvafakati ile iddia veya savunmalarını genişletebilir yahut değiştirebileceği” hükmü ile “ön inceleme duruşmasına taraflardan birinin mazeretsiz olarak gelmemesi durumunda, duruşmaya gelen tarafın duruşmaya gelmeyen tarafın muvafakati aranmaksızın iddia veya savunmasını genişletebileceği yahut değiştirebileceği” hükmünün kaldırılması öngörülmektedir. Dolayısı ile; yapılacak değişikliklerin kabulü ile, artık ön inceleme duruşmasında iddia ve savunmanın genişletilmesi ya da değiştirilmesi imkanı kaldırılacaktır. Buna göre artık dilekçeler aşaması tamamlandıktan sonra iddia ve savunmalar genişletilemeyecek ya da değiştirilemeyecektir. Madde Gerekçesi’nde; düzenlemenin, silahların eşitliği ilkesine hizmet etmesi bakımından adil yargılanmanın sağlanmasına yardımcı olacak nitelikte olduğu belirtilmiştir. Bununla birlikte Madde Gerekçesi’nde; yukarıda da ayrıntılı olarak bahsettiğimiz sürekli dilekçe sunumu ile ortaya çıkan dilekçe karmaşası sebebine de dayandırıldığı ve bu yönden de HMK’nın 32. maddesinde yapılacak değişiklik ile uyumlu olduğu söylenebilir.

Ayrıca Tasarı’nın 11. maddesi ile, dilekçeler teatisinden sonra  taraflara tebliğe çıkarılacak olan davetiyede bulunması gereken hususlara “davetiyenin tebliğinden itibaren iki haftalık kesin süre içinde tarafların dilekçelerinde gösterdikleri, ancak henüz sunmadıkları belgeleri mahkemeye sunmaları veya başka yerden getirtilecek belgelerin getirtilebilmesi amacıyla gereken açıklamayı yapmaları, bu hususların verilen süre içinde yerine getirilmemesi hâlinde o delile dayanmaktan vazgeçmiş sayılacaklarına karar verileceği ihtarın” eklenmesi öngörülmüştür. Madde Gerekçesi’nde böylece ön inceleme duruşmasının daha etkin bir şekilde icrası ve bu aşamadan beklenen faydanın artırılması amaçlandığı belirtilmiştir. Bu ihtarat, yürürlükteki HMK bakımından, “Ön inceleme duruşması” başlıklı 140. maddenin 5. fıkrasında düzenlenmekte olup ilgili belgelerin getirilmesi ile ilgili sürenin ön inceleme duruşmasında verileceği belirtilmiştir. Tasarı ile getirilen bu değişikliklerin, usul ekonomisi ile ilgili olduğu yorumu yapılabilir.

 

Duruşma Ve Islaha İlişkin;

Bilindiği gibi taraflar ön inceleme duruşması tamamlandıktan sonra tahkikat için duruşmaya davet edilmektedir. Tasarı ile HMK’da yapılması gündemde olan değişikliğe göre; ön inceleme aşamasının tamamlanmasından sonra, tarafların sadece tahkikat için değil sözlü yargılama için de duruşmaya davet edileceğine ilişkin ibare ilave edilmektedir. Böylelikle; tahkikatın sona erdiği duruşmada kural olarak sözlü yargılamaya geçileceği düzenlenmiştir. Bununla birlikte; Tasarı ile 186. maddede yapılan değişiklikle tahkikat duruşmasından sonra sözlü yargılamaya geçilmesi kural haline getirilmekte, ancak taraflardan birinin talebi üzerine iki haftadan az olmamak üzere duruşmanın ertelenebileceği, bu durumda da taraflara ayrıca davetiye gönderilmeyeceği hükme bağlanmaktadır. Madde Gerekçesi’nde; Tasarı ile 186. maddede yapılan değişiklikle, sözlü yargılama aşaması için taraflara davetiye tebliğ edilmesi zorunluluğu ortadan kaldırıldığı belirtilmiştir. Bununla birlikte; devamla hukuki dinlenilme hakkının korunması amacıyla, tahkikat duruşmasına davette, tahkikatın sona erdiği duruşmada sözlü yargılama aşamasına geçileceği, sözlü yargılama için duruşmanın ertelenmesi halinde bu duruşma için ayrıca davetiye gönderilmeyeceği hususunun taraflara ihtar edilmesi gerekli görülmektedir.

Diğer bir kurum olan ıslah incelendiğinde ise ıslahın mevcut halde tahkikatın sona ermesine kadar yapılabileceği görülmektedir. Ancak Tasarı’ya göre Yargıtay tarafından bozulan veya bölge adliye mahkemesi tarafından kaldırılan hükme ilişkin olarak ilk derece mahkemesinin tahkikata ilişkin bir işlem yapması halinde tahkikat sona erinceye kadar da ıslah yapılabileceği ancak bozma kararına uymakla ortaya çıkan hukuki durum ortadan kaldırılamayacağı hükmü eklenmiştir. Bu değişiklik “bozmadan sonra ıslah yapılamaz” kuralının ortadan kalkması ve Yargıtay’ın bozma kararına uyulması sonucunda, ilk derece mahkemesinin hüküm fıkralarından biriyle ilgili olarak usuli kazanılmış hak oluşmuşsa bu hakkı bertaraf edecek şekilde ıslah yapılamayacağı anlamına gelmektedir. Madde Gerekçesi’nde bu husus ile ilgili şu şekilde bir örnek verilmiştir: “Örneğin ilk derece mahkemesinin anapara ve faizin tahsiline ilişkin kararına karşı istinaf yoluna başvurulmuş, bu başvuru reddedilmiş, ret kararı aleyhine temyiz yoluna müracaat edilmiş, karar sadece faizin yanlış oran uygulanarak hesaplanması noktasından bozulmuş ve ilk derece mahkemesince bozmaya uyulmuş ise bozmaya uyulmasından sonra yapılacak tahkikatta anapara miktarını artıracak şekilde ıslah yapılamayacaktır.

 

 

Tahkikat Ve Toplu Mahkemelere İlişkin;

Tasarı toplu mahkemelerde tahkikata ilişkin yeni hükümlere yer vermiştir. Tasarı’ya göre dava açılmadan önce veya dava açıldıktan sonra talep edilen delil tespiti, ihtiyati haciz ve ihtiyati tedbir gibi geçici hukuki koruma tedbirleri de dâhil olmak üzere toplu mahkemenin görevine ilişkin tüm yargılama aşamaları heyet tarafından incelenir ve karara bağlanır. Tahkikatın sona ermesi aşamasında ise dava açılmadan önce veya dava açıldıktan sonra talep edilen delil tespiti, ihtiyati haciz ve ihtiyati tedbir gibi geçici hukuki koruma tedbirleri de dâhil olmak üzere toplu mahkemenin görevine ilişkin tüm yargılama aşamaları heyet tarafından incelenip ve karara bağlanacaktır.  Eğer heyet gerekli görürse tahkikattaki aşamaları tamamlayabilecek ya da tahkikat işlemlerini tekrar yapabilecektir.

 

Senetlere İlişkin;

Taslak metinde göze çarpan önemli değişikliklerden biri de senetlere ilişkindir. Buna göre senetle ispat zorunluluğu ise 2500TL’den 3000TL’ye çıkarılmıştır. Ayrıca senet ile ilgili diğer bir değişikliğe göre İmza atamayanların mühür veya bir alet ya da parmak izi kullanmak suretiyle yapacakları hukuki işlemleri içeren belgelerin senet niteliğini taşıyabilmesi, noterler tarafından onaylanmasına veya düzenlenmesine bağlı kılınmıştır. Mevcut sistemde sadece düzenleme şeklinde oluşturulması mümkündü.

 

Mevcut HMK sistemine göre bir kimsenin aleyhine delil olarak kullanılabilecek belgeler, o kimsenin halefleri aleyhine de delil teşkil eder. Tasarı ise “Adi senet, notere veya yetkili memura ibraz edilmiş ve usulüne uygun olarak onaylanmışsa ibraz tarihinde; resmi bir işleme konu olmuşsa işlem tarihinde; imza edenlerden biri ölmüşse ölüm tarihinde; imza edenlerden birinin imza etmesine fiilen imkân kalmamışsa bu imkânı ortadan kaldıran olayın meydana geldiği tarihte üçüncü kişiler hakkında da geçerli sayılır. Adi senette bahsedilen diğer senetlerin tarihleri, ancak son senet tarihinin onaylanmış sayıldığı tarihte üçüncü kişiler hakkında geçerli sayılır.” şeklinde bir madde içermekte olup adi senetlerin 3. Kişiler için hüküm ifade etmesi halini düzenlemiştir. Madde Gerekçesi’nde bu husus ile ilgili olarak; “Adi senetlerin üçüncü kişiler bakımından hangi tarihten itibaren geçerli sayılacağına ilişkin açık bir düzenlemenin yapılması, hukuki işlem güvenliği, üçüncü kişilerin hukukunun korunması ve ispat hukuku açısından gerekli görülmektedir.” açıklaması yapılmıştır.

 

Ticari Defterlerin Delil Niteliğine İlişkin;

Yürürlükteki HMK bakımından ticari defterlerin delil niteliği ile ilgili olarak; usulüne uygun tutulan ticari defterlerini ibraz eden tarafın kayıtlarının sahibi lehine delil olarak kabul edilebilmesi için karşı tarafın ticari defter ve kayıtlarının buna aykırı olmaması veya defterlerinde uyuşmazlık konusu hususa ilişkin hiçbir kayıt bulunmaması gerekmektedir. Ancak; Tasarı ile birlikte 222. maddede yapılacak değişiklik ile  usulüne uygun tutulan ticari defterlerini ibraz eden tarafın kayıtlarının, sahibi lehine delil olarak kabul edilebilmesi için karşı tarafın ticari defter ve kayıtlarının buna aykırı olmaması veya karşı tarafın ticari defterlerini ibraz etmemesi gerektiği düzenlenmiştir. Madde Gerekçesi’nde de belirtildiği üzere; ticari defteri ibraz edenin tek taraflı işlemiyle yaptığı kayıtların, bu kayıtların muhatabı olduğu halde bu kayıtlardan hiçbir şekilde haberi olmayan karşı taraf aleyhine delil teşkil ediyor olması hakkaniyete aykırı sonuçlar doğurabileceği gibi hukuk güvenliği ilkesine de aykırılık teşkil edebilmektedir. Bu sebeple maddede yapılan değişiklikle ticari defter kayıtlarının sahibi ve halefleri lehine delil olarak kabul edilebilmesi için öngörülen unsurlardan biri olan, diğer tarafın ticari defterlerindeki kayıtların “ilgili hususta hiçbir kayıt içermemesi” hali, madde metninden çıkarılmaktadır. Hatta Tasarı’nın devamı fıkrası ile ilgili durum tersine çevrilmekte ve “Diğer tarafın ticari defterlerinin, ilgili hususta hiçbir kayıt içermemesi halinde ticari defter, sahibi lehine delil olarak kullanılamaz.” hükmü ile usulüne uygun ticari defterlerini ibraz etmiş ve tutmuş olmasına rağmen ilgili anlaşmazlık ile ilgili defterlerinde kaydı bulunan taraf bakımından, diğer tarafın ticari defterlerinde ilgili anlaşmazlık bakımından herhangi bir kayıt bulunmaması durumunun lehe delil olarak kullanılamayacağı düzenlenmiştir. Bu maddenin esasen sorunlar yaratacağı ve kanunu dolanmak isteyen kötü niyetli kişilerin ticari defter kayıtlarını eksik tutmasına neden olacağı görüşündeyiz.

 

 

Keşif Ve Hükme İlişkin;

Yargılamada keşfe ihtiyaç olması halinde hakimin ve bilirkişinin katılımı ile bir keşif yapılmaktadır. Mevcut sistemde keşif tutanağına tanık ve bilirkişi beyanları eklenmekte olup Tasarı’ya göre artık tutanağa hakimin keşif konusu ve mahalliyle ilgili gözlemleri de yazılacaktır. Bu düzenleme ile kast edilen “gözlemler”in keşif mahallinin fiziki yapısı ile ilgili gözlemler olduğu kanaatindeyiz. Yoksa; keşfe ilişkin görüşler vs. belirtilmesi durumu, hakimin konu hakkında fikir sahibi olmaksızın görüş beyan etmesi anlamına geleceğinden sorunlar doğurabilecektir.

 

Dikkat çeken diğer bir husus ise hükmün ve gerekçeli kararın resen tebliğe çıkarılması ile ilgilidir. Tasarı ile artık hükmün ve gerekçeli kararın tebliği ile ilgili muğlaklık giderilmiş ve hükmün gerekçesinin yazılarak imzalanmasından itibaren bir ay içinde taraflardan birinin başvurusu üzerine mühürlenmiş bir nüshasının makbuz karşılığında başvuran tarafa verileceği, diğer nüshasının da gecikmeksizin diğer tarafa tebliğ edileceği ve bu süre içinde herhangi bir başvuru olmaması durumunda, hükmün yazı işleri müdürü tarafından takip eden bir ay içinde taraflara resen tebliğ edileceği düzenlenmiştir.

 

Resen tebliğ edilecek diğer bir husus ise HMK’nın “Delil Tespiti Talebi ve Karar” başlıklı maddesine eklenmesi tasarlanan fıkra ile gündeme gelmiştir. Şöyle ki delil tespiti talebi neticesinde tespitin yapılmasından sonra, tespit tutanağı ve varsa bilirkişi raporunun bir örneği mahkemece karşı tarafa resen tebliğ edilecektir.

 

Feragat ve Kabule İlişkin;

Davadan feragat ve kabul açısından da Tasarı incelenmeye değer hükümler içermektedir. Bilindiği gibi HMK’nın ilgili hükmüne göre feragat ve kabul hüküm kesinleşinceye kadar her zaman yapılabilmektedir. Tasarı’ya eklenecek fıkralara göre feragat veya kabul, hükmün verilmesinden sonra yapılmışsa, taraflarca kanun yoluna başvurulmuş olsa dahi, dosya kanun yolu incelemesine gönderilmez ve ilk derece mahkemesi veya bölge adliye mahkemesince feragat veya kabul doğrultusunda ek karar verilir. Feragat veya kabul dosyanın temyiz incelemesine gönderilmesinden sonra yapılmışsa, Yargıtay temyiz incelemesi yapmaksızın dosyayı feragat veya kabul hususunda karar verilmek üzere hükmü veren mahkemeye gönderir.

Tasarı ile, sulh konusunda da HMK 314’te benzer bir ekleme yapılması gündemdedir. Buna göre hüküm verildikten sonra sulh yapıldıysa dosya kanun yolu incelemesine gönderilmez; gönderildiyse dosya inceleme yapılmadan sulh hususunda karar verilmesi adına hükmü veren mahkemeye gönderilir.

Tasarı ile getirilmesi planlanan son düzenlemelerden biri de görevsizlik veya yetkisizlik kararından sonra davaya bir başka mahkemede devam edilmesi hâlinde, yargılama giderlerine o mahkeme hükmedilmektedir.  Ancak bu durumda ilk kararı veren mahkemedeki yargılama için ayrıca bir vekâlet ücretine hükmedilmez.

 

Kanun Yollarına İlişkin;

Tasarı’nın en ilgi çekici yönlerinden biri de kanun yollarına ilişkin getirmekte olduğu yeniliklerdir. Bu konuda ilk olarak karşımıza çıkan yenilik HMK’nın istinaf yoluna başvurunun icraya etkisini düzenleyen 350. maddesi olmaktadır. İlgili maddeye göre Tasarı’nın bu haliyle kabulü halinde hüküm sonucunun tefhiminden itibaren bir hafta geçmeden hüküm konusu alacak hakkında icra takibi yapılamayacaktır. Madde Gerekçesi’nde getirilmesi planlanan bu hüküm ile ilgili şu açıklamalar yapılmıştır: “Uygulamada hüküm sonucu tefhim edildikten hemen sonra, aleyhine hüküm verilenin, kararın gereğini kendiliğinden yerine getirmesine fırsat tanınmadan sırf vekâlet ücretine hak kazanabilmek için icra takibine geçildiği görülmektedir. Bu uygulama kararda yer alan alacağı iyi niyetli bir şekilde ödemeyi düşünen taraf yönünden hakkaniyetle bağdaşmayan sonuçlar doğurabilmektedir. Düzenlemeyle bu uygulamanın önüne geçilmesi amaçlanmaktadır.

 

İstinafta Bölge Adliye Mahkemesi kararlarının tebliğine ilişkin düzenlemenin de yer aldığı Tasarı’ya göre hükmün gerekçesinin yazılarak imzalanmasından itibaren bir ay içinde taraflardan birinin başvurusu üzerine hükmün mühürlenmiş bir nüshası makbuz karşılığında başvuran tarafa verilir, diğer nüshası da gecikmeksizin diğer tarafa tebliğ edilir. Bu süre içinde herhangi bir başvuru olmazsa, hüküm yazı işleri müdürü tarafından takip eden bir ay içinde taraflara resen tebliğ edilir. Hükmün bir nüshası da dosyasında saklanır. Tasarı’nın bu düzenlemesi ile, yine Tasarı ile HMK’nın 301. maddesinde yapılacak olan değişiklik uyumlulaştırılmıştır.

 

İstinaf incelemesinin yanı sıra Tasarı temyiz incelemesi için de değişiklikler getirmektedir. İlk göze çarpan değişiklik alacak ve ayın davalarında taraflardan birinin duruşma talep etmesi halinde Yargıtay’a getirilen duruşma yapma zorunluluğunun alt sınırıdır. Mevcut sistemde 60 bin TL’yi aşan alacak ve ayın davaları için duruşma talebi halinde duruşma yapılması zorunlu iken Tasarı ile bu alt sınır 100 bin TL’ye yükseltilmiştir.

 

İhtiyati Tedbire İlişkin;

İhtiyati tedbir kararlarına karşı kanun yoluna başvurulması bilindiği gibi mevcut HMK’nın 391. maddesinde yer almaktadır. Burada Tasarı sadece bir açıklama yapmakta ve yüzüne karşı aleyhinde ihtiyati tedbir kararı verilen tarafın da kanun yoluna başvurabileceğini açıkça hüküm haline getirmektedir. Başka bir deyişle Tasarı ile yüzüne karşı aleyhine ihtiyati tedbir kararı verilen tarafın, bu karara karşı itiraz veya kanun yoluna başvurma imkanını açıkça düzenlenmiş olacaktır. İhtiyati tedbir kararının uygulanması ise şu an karar verildiği tarihten itibaren bir hafta içinde talep edilmesine bağlı tutulmaktadır. Tasarı ise bu kararın uygulanmasını kararın tedbir isteyen tarafa tefhim veya tebliğden itibaren bir hafta içinde talep edilmesine bağlamıştır. Bu hususun hak kayıpları yaşanmaması bakımından önemli olduğu düşüncesindeyiz.

 

İhtiyati tedbir kararının uygulanması kanuni sürede talep edildiği takdirde mümkündür. Bu halde kararın uygulanmasına ilişkin emre uymayan ya da tedbire aykırı davranan kimseler için HMK’nın 398. maddesi şu anki haliyle bir aydan altı aya kadar disiplin hapsi öngörmektedir. Ancak Tasarı bu konuda farklı düzenlemeler içermektedir. Tasarı öncelikle tedbire muhalefet eden kişiler hakkında bir müeyyide uygulanmasını şikayete bağlamakta ve bir aylık alt disiplin hapsi süresini kaldırmaktadır. Devamında ise şikayetin mevcudiyeti halinde görülecek yargılama usulünü HMK içinde detaylıca fıkralar halinde düzenlemektedir.

 

 

Tahkimde Görevli Ve Yetkili Mahkemeler Hakkında;

Yürürlükteki HMK uyarınca, tahkim yargılamasında mahkeme tarafından yapılacak işlerde görevli ve yetkili mahkeme tahkim yerindeki bölge adliye mahkemesidir. Tahkim yerinin belirlenmemiş olması halinde ise kişinin yerleşim yerindeki ya da oturduğu yerdeki bölge adliye mahkemeleri görevli ve yetkili olmaktadır. Mevcut düzenleme bu yönde olmakla birlikte Tasarı incelendiğinde görülmektedir ki artık tahkimde görevli ve yetkili mahkeme konusuna göre asliye hukuk veya asliye ticaret mahkemeleri olmaktadır.

Tahkim konusunda Tasarı birkaç değişiklik daha ihtiva etmektedir. Bunlardan göze çarpan iptal davaları konusunda görevli mahkemeye ilişkin düzenlemedir. Şöyle ki; hakem kararlarına karşı açılacak olan iptal davaları artık tahkim yerindeki bölge adliye mahkemelerinde görülecektir.

Kısacası Tasarı her ne kadar hukuk muhakemesini derinden sarsacak değişiklikler getirme yönünde hükümler içermese de hem uygulamada net olmayan birtakım hususları açıkça hükme bağlayarak ek cevap süreleri, beyan dilekçeleri gibi konulara açıklık getirmiş, hem de süreleri ve kanun yollarına ilişkin yeni düzenlemelere yer vermiştir.  Uygulamada yapacağı değişiklikler sebebiyle Tasarı’nın alacağı son şekil ve mecliste yapılacak görüşmelerin sıkı takip edilmesi tüm hukuk camiasına tavsiye edilmektedir.