| Okuma Süresi: 7 Dakika

DEVLETİN YAŞAMA HAKKINI GÜVENCE ALTINA ALMA GÖREVİNE İLİŞKİN ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

AV.BURCU DURSUN

OLAYLAR

01.01.1990 doğumlu zihinsel engelli Başvurucu G. K., başvuru konusu olayda ifadesine göre; 08.07.2004 tarihinde demir yolunu caddeden ayıran duvarın yıkık olması sebebiyle demir yoluna girmiş ve demir yolunda gezerken uzun bir tel çubuk bulduğunu, bu çubukla da oynarken birden elektrik akımına kapıldığını hissettiğini beyan etmiştir. Diğer Başvurucu Anne, oğlunun olay günü evden tek başına ayrıldığını ve ifadesinde olay yerinin ilerisinde bulunan ve demir yolu raylarını çevreleyen duvarların yıkık olduğunu, buradan rahatlıkla demir yoluna inilebildiğini, ayrıca duvarın yıkık olan kısmının yol olarak kullanılıp yakındaki pazar yerine buradan gidilip gelindiğini de ifadesine eklemiştir.

Kolluk görevlileri, olay yerine giderek incelemede bulunmuş ve bu konuda düzenledikleri tutanağa göre olay yerinde, trenlerin enerjisini sağlayan ve yerden yüksekliği yaklaşık 4,5-5 metre olan bir yüksek gerilim hattı bulunduğu, bu hattın üzerinde elektrik şase (temas) izi ile bu izin tam altında kalan rayın üzerinde yanma izi ve is, ayrıca aynı bölgedeki rayların üzerinde 5 metre uzunluğunda metal bir boru ile bu borunun uç kısmında da elektrik şase izi görüldüğünü belirtmişlerdir. Tutanakta, demir yolunda bulunan köprü ayaklarındaki topraklama kablolarının bir kısmının yerinden kopmuş ve dışarıya sarkmış olduğu da belirtilmiştir.

 

Başvuru dosyasında, Başvurucu G. K.’nın Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesinin 16.09.2004 tarihli adli muayene raporuna göre Başvurucu’nun vücudunda 2. ve 3. derecede yanıklar meydana gelmiştir. Aynı rapora göre Başvurucu; olay nedeniyle hayati tehlike geçirmiş, ayrıca on beş gün işinden ve gücünden kalacak şekilde yaralanmıştır.

Cumhuriyet savcısı olaydan beş ayı aşkın bir süre sonra 16.12.2004 tarihinde refakatine bir teknik bilirkişi alarak olay yerinde incelemeler yapmış ve bu incelemeler sonucunda demir yolunun sol tarafında bulunan beton korkuluk üzerinde köprü korkulukları topraklama kablosunun bulunup bu topraklamanın muhafaza edildiğini, ayrıca demir yolunun her iki yönünde de cadde ile irtibatını kesen demir korkulukların yer aldığını tespit etmiştir.

 

Makine mühendisi olan bilirkişi M.G., olay yeri incelemesi sonrasında hazırladığı 27.12.2004 tarihli raporunda, Başvurucu G. K.’nın olayda tam kusurlu olduğunu tespit ettiğini belirtmiştir.

 

Cumhuriyet Başsavcılığı 06.05.2005 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demir Yolları (TCDD) tesisler şefi hakkında tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu yaralanmaya sebebiyet vermek suçundan kamu davası açmıştır. Cumhuriyet Başsavcılığının söz konusu kamu davasını hangi delili dayanak alarak açtığı başvuru belgelerinden anlaşılamamıştır.

 

Eskişehir 2. Asliye Ceza Mahkemesi (Asliye Ceza Mahkemesi) tarafından yürütülen yargılama sırasında bir üniversitenin elektrik-elektronik fakültesinde öğretim elemanı olarak görev yapan bilirkişilerce hazırlanan 26.08.2005 tarihli raporda da başvurucu Gürkan Kaçar’ın olayda tam kusurlu olduğu belirtilmiştir.

 

Asliye Ceza Mahkemesi 10.10.2005 tarihinde, sanığın beraatine karar vermiş; temyiz incelemesini gerçekleştiren Yargıtay 9. Ceza Dairesi 17.04.2007 tarihinde bu kararı onamıştır.

 

Başvurucular 07.07.2005 tarihinde TCDD’ye başvurarak olayda hizmet kusurunun bulunduğunu ve bu nedenle maddi ve manevi zararlara uğradıklarını ileri sürerek toplamda 50.000 TL tazminat ödenmesini talep etmiş; bu talebine cevap alamayınca da 28.10.2005 tarihinde Eskişehir 1. İdare Mahkemesinde (İdare Mahkemesi) aynı taleplerini içeren bir tazminat (tam yargı) davası açmışlardır.

 

İdare Mahkemesi 13.11.2006 tarihinde, zarar ile idari eylem arasında nedensellik bağı bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar vermiştir. Karar gerekçesinin ilgili bölümü şöyledir:

 

Bu durumda idarenin her ne kadar tren yolu çevresindeki duvarların bakım ve onarımından sorumlu olduğu kabul edilse de, bu duvarların asıl amacının insanların ve diğer canlıların tren yoluna girmesi sonucunda oluşabilecek tren kazalarını önlemek olduğu, davacı G. K.’nın 15 [14] yaşında ve zihinsel özürlü bir çocuk olmasından bahisle sürekli bakım ve gözetim altında olması gerektiği halde, olay tarihinde yalnız olarak girilmesi yasak bölgede oynadığı, metal boruyu elektrik hattına dey[ğ]dirmek suretiyle kendi fiili sonucu bahsi geçen olaya sebebiyet verdiği göz önüne alınarak, zarar ile idari eylem arasında nedensellik bağı bulunmadığı ve olayda maddi ve manevi tazminat koşulların oluşmadığı görüldüğünden davanın reddi gerektiği (sonucuna ulaşılmıştır).

Başvurucuların temyiz talebini inceleyen Danıştay Onuncu Dairesi (Daire) 22.12.2010 tarihinde, dava konusu olayın meydana gelmesinde diğer davacıların gözetim ve denetim sorumluluklarını gereğince yerine getirmemeleri şeklinde gerçekleşen kusurlarının yanında idarenin de hizmet kusurunun bulunup bulunmadığının tespiti bakımından idare personeli şef hakkında açılan kamu davasındaki bilgi ve belgelerin de incelenmesi gerektiği gerekçesiyle söz konusu kararı bozmuştur.

Bozma kararı üzerine yeniden yapılan yargılama sonucunda İdare Mahkemesi, Asliye Ceza Mahkemesinin söz konusu dava dosyasını getirterek inceledikten sonra 23.09.2011 tarihinde davanın reddine karar vermiştir. Karar gerekçesinin ilgili bölümü şöyledir:

Davalı idarenin her ne kadar tren yolu çevresindeki duvarların bakım ve onarımından sorumlu olduğu kabul edilse de, duvarların asıl amacının insanların ve diğer canlıların tren yoluna girmesi sonucu oluşabilecek tren kazalarını önlemek olduğu, davacı G. K.’nın ise 15 [14] yaşında ve zihinsel özürlü bir çocuk olmasından bahisle sürekli bakım ve gözetim altında olması gerektiği halde olay tarihinde yalnız olarak girilmesi yasak bölgede oynadığı, metal boruyu elektrik hatlarına yaklaştırmak suretiyle kendi fiili sonucu bahsi geçen olaya sebebiyet verdiği göz önüne alınarak, bu durum Eskişehir Asliye 2. Ceza Mahkemesi’nin yukarıda verilen kararı ile birlikte değerlendirildiğinde, uğranıldığı ileri sürülen zarar ile idari eylem arasında nedensellik bağı bulunmadığı ve olayda maddi ve manevi tazminat koşulların oluşmadığı görüldüğünden, davanın reddi gerektiği (sonucuna ulaşılmıştır).

Başvurucular tarafından temyiz edilen bu karar, Daire tarafından onanmış; başvurucuların karar düzeltme talebi de reddedilmiştir.

Nihai kararın tebliği üzerine, Başvurucular bireysel başvuruda bulunmuşlardır.

 

BAŞVURU SEBEPLERİ

Başvurucular; olayda idarenin hizmet kusuru bulunmasına rağmen açtıkları tazminat davasının çok uzun bir süre sonra reddedilmesi nedeniyle Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşama hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve ihlallerin tespiti ile manevi tazminata karar verilmesi taleplerinde bulunmuşlardır.

 

DEĞERLENDİRME

Anayasa Mahkemesi, başvuruyu ulusal ve uluslararası hukuk bakımından değerlendirmiş ve uluslararası hukuk bakımından yaptığı değerlendirmede;

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarında; Sözleşme’nin 2. maddesinin ilk cümlesinin, devletlerin yalnızca kasti ve hukuka aykırı ölüme sebebiyet vermekten kaçınmasını değil aynı zamanda kendi egemenlik yetkileri içinde bulunan kişilerin yaşamlarını korumak için gerekli tedbirleri almalarına dair devletlere pozitif yükümlülük yüklediği de hatırlatılmaktadır (L. C.B/İngiltere, B. No: 23413/94. 9/6/l998, § 36).

Mahkeme, bu yükümlülüğün -kamusal olsun veya olmasın- yaşama hakkının tehlikeye girebileceği her türlü faaliyet bakımından da geçerli olduğu kanaatindedir (Öneryıldız/Türkiye [BD], B. No: 48939/99, 31/11/2004, § 71).

AİHM, Ciechonska/Polonya (B. No: 19776/04, 14/6/2011, § 67) kararında devletin yaşama hakkını güvence altına alma görevinin; kamuya açık alanlarda bireylerin güvenliğini sağlamaya yönelik makul tedbirler almayı ve ciddi bir yaralanma ya da ölüm olayının yaşanması, durumunda olayların tespit edilmesi, hatalı kişilerin sorumlu tutulması ve mağdura uygun telafinin sağlanması bakımından yeterli nitelikteki yasal yolların mevcut olduğunu güvence altına alan etkili ve bağımsız bir adli sisteme sahip olmayı kapsadığını kaydetmiştir.

Ancak AİHM’e göre Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında, yetkililerin pozitif yükümlülükleri mutlak/koşulsuz değildir. Yaşama yönelik varsayılan her tehdit, yetkilileri riski önlemek için özel önlemler almaya zorlamaz. Özel önlemler alma yönünde bir görev, sadece yetkililerin yaşama yönelik gerçek ve yakın bir riskin bulunduğunu bildikleri ya da bilmeleri gerektiği ve yetkililerin durum üzerinde belirli derecede hakimiyetlerinin bulunduğu hallerde ortaya çıkar (Finogevov ve diğerleri/Rusya, B. No: 18299/03 ve 27311/03, 20/12/2011, § 209).

 

hususlarını belirtmiştir.

 

GEREKÇE VE KARAR

AYM; başvuruyu Başvurucu G. K. yönünden yaşama hakkı ve adil yargılanma hakkı yönünden değerlendirmiş, ancak diğer Başvurucular (ebeveynler) yönünden;

“Yaşama hakkından dolaylı olarak mağdur olunduğunun ileri sürülebilmesi için yakın akrabalık ilişkisi içinde olunan kişi veya kişilerin olayda yaşamını yitirmesi gerekmektedir. Başvurucuların oğulları, olayda ölümcül şekilde yaralanmakla birlikte başvuru tarihi itibarıyla hayattadır ve başvuruda bulunma imkanına da sahip olup bu imkanını kullanmıştır. Dolayısıyla bu başvurucuların yaşama hakkı bakımından doğrudan ya da dolaylı bir mağduriyetleri söz konusu olamaz. Açıklanan nedenlerle başvurunun bu kısmının diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin kişi bakımından yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.” gerekçesi ile, yaşama hakkı bakımından bu Başvurucuların başvurularını reddetmiştir.

 

Devamla, AYM yaşama hakkı bakımından yaptığı değerlendirmede;

 

Dolayısıyla devletin yaşamı koruma yükümlülüğü açısından yapılacak olan değerlendirmelerde, çocukların ve zihinsel engellilerin bedensel ve ruhsal gelişimlerini dikkate almak ve buna göre bir sonuca varmak gerekir. Nitekim Anayasa Mahkemesi, daha önce yapılan benzer bireysel başvurularda da yaşamı korumaya yönelik alınması gerekli tedbirlerin niteliğini belirlerken çocukların söz konusu özelliklerini gözetmiş ve buna göre bir sonuca varmıştır (Salih Ülgen ve diğerleri, B. No: 2013/6585, 18/9/2014; Adem Ülgen ve diğerleri, B. No: 2013/6581, 25/2/2015).

 

Aksinin kabulü çocuk veya engelli olmaları nedeniyle özel korunmaya muhtaç olduklarında şüphe bulunmayan kişilere, herhangi bir engeli olmayan yetişkinlerden beklenebilecek davranışlar sergileme yükümlülüğü yükleyecektir. Böyle bir kabul ise devletin, çocukların ve engellilerin hayatta kalması için mümkün olan azami çabayı göstermesine ve engellilerin topluma tam ve etkin katılımlarının sağlanmasına ilişkin ödevleri ile bağdaşmaz.

 

Bu noktada ifade edilmelidir ki devletin yaşamı korumaya ilişkin yükümlülüğü, tehlikeye karşı aşırı tedbirsiz davranan kişiler bakımından da sınırsız bir şekilde söz konusu olamaz. Ayrıca bu yükümlülük, her durumda ve koşulda tehlikeye karşı mutlak bir güvenlik sağlamayı da garanti etmez. Bununla birlikte kamusal makamların gerekli güvenlik tedbirlerini almaları gerekirken almamaları halinde özellikle özel korunmaya muhtaç kişilerin bu tedbirsizliğinin anılan makamların sorumluluklarını tamamen ortadan kaldırmayacağını da belirtmek gerekir.

 

Olaylara ve özelde kendisine yönelen tehlikeye karşı herhangi bir engeli bulunmayan yetişkinlerden göstermesi beklenen asgari davranışları sergileyerek belli ölçülerde tedbirli olması kendisinden beklenemeyecek olan zihinsel engelli çocuk Başvurucu’nun yıkılmış şekilde bırakıldığı anlaşılan güvenlik duvarından tehlikeli bölgeye girebildiği ve buradaki açıkta bırakılan elektrik kablolarından elektrik akımına kapılarak ağır şekilde yaralandığı başvuruya konu olayda, idarenin gerekli güvenlik tedbirlerini almadığı gözetilmeksizin tedbirsiz davrandığından bahisle tam kusurlu olarak görülmesi ve meydana gelen ağır zarara katlanmasının gerektiğinin kabul edilmesi mümkün değildir.

 

Sonuç olarak somut olayda kamu makamlarının yaşama yönelik öngörebilecekleri gerçek ve yakın bir tehlikenin bulunduğu, anılan makamların bu tehlikeyi önleyebilmek için makul ölçüler çerçevesinde kendilerinden beklenebilecek herhangi bir tedbiri almadıkları kanaatine varılmıştır.

 

Söz konusu davadaki bu kabulün yukarıda ifade edilen yaşamı koruma yükümlülüğüne ilişkin ilkeler ile açıkça bağdaşmamasının yanında yetkili mercilerin makul süratte hareket etmek adına olaya gösterdikleri tepkinin derecesinin de yeterli olmadığı görülmüştür. Şöyle ki söz konusu davanın ilerlemesine engel olan herhangi bir unsur ya da güçlük bulunmamaktadır. Ayrıca dava, bu derece uzun sürmesine sebebiyet verecek nitelikte bir karmaşıklığa da sahip değildir. Bu nedenle, söz konusu davada yürürlükteki yargı sisteminin daha sonra ortaya çıkabilecek benzer yaşama hakkı ihlallerinin önlenmesinde sahip olduğu önemli rolün zarar görmesine neden olabilecek şekilde makul süratle hareket edilmediği kanaatine varılmıştır.

Tüm açıklamalar ışığında söz konusu davamı yaşama yönelik gerçek bir tehlikeye karşı etkili yargısal koruma sağlama ilkesiyle açıkça bağdaşmadığı sonucuna varılmıştır.

gerekçeleri ile Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan yaşama hakkının ihlal edildiğini bildirmiştir.

 

AYM adil yargılanma hakkı bakımından yaptığı değerlendirmede;

“Anayasa Mahkemesinin benzer başvurularda verdiği kararları dikkate alınarak başvurunun değerlendirilmesi sonucunda başvuruya konu davanın -yaşama hakkına ilişkin değerlendirmelerde de ifade edildiği gibi- hukuki meselenin çözümündeki güçlük, maddi olayların karmaşıklığı, delillerin toplanmasında karşılaşılan engeller, taraf sayısı gibi kriterler dikkate alındığında karmaşık olmaktan çok uzak olduğu anlaşılmıştır. Başvurucuların tutum ve davranışları ile usule ilişkin haklarını kullanırken özensiz davranmalarıyla yargılamanın uzamasına önemli ölçüde sebep oldukları da söylenemez. Dolayısıyla somut başvuru açısından yaklaşık 9 yıllık yargılama süresinde makul olmayan bir gecikmenin olduğu sonucuna varılmıştır.” gerekçeleri ile Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini bildirmiştir.

 

AYM Başvurucu G. K.’nin yaşama hakkının ve diğer Başvurucular’ın ise makul sürede yargılanma haklarının ihlal edildiğine, yeniden yargılama için dosyanın ilgili mahkemeye gönderilmesine, devamla, Başvurucu G. K.’ye yaşama hakkına ilişkin etkili yargısal koruma yükümlülüğünün makul süratle hareket etme boyutunun da ihlaline karar verildiğinden net 25.000 TL manevi tazminatın ödenmesine, diğer Başvuruculara da adil yargılanma hakkının ihlal edildiği gerekçesi ile net 9.600 TL manevi tazminatın müştereken ödenmesine ve tazminata ilişkin diğer taleplerinin reddine karar vermiştir.

 

KANIMIZCA

Özellikle yaşama hakkının değerlendirildiği bu kararda, devletin pozitif yükümlülüklerinin engelli bireyler de dikkate alınmak sureti ile değerlendirilmesini ve devletin işlerin ve eylemlerinde engelli bireyleri de gözeterek hareket etmesi gerektiği belirtilmiştir. Kanımızca; karar bu bakımdan her dönemde güncel bir konu olan engelli hakları ve engelliler bakımından devletin sorumlulukları bağlamında değerlendirildiğinde oldukça önemli ve yerinde bir karardır.

Ayrıca; adil yargılanma hakkı bakımından makul sürede yargılanma hakkı bakımından da AYM’nin diğer içtihatlarında da kullandığı, yargılama bakımından “olayın karmaşıklığı” ve “taraf sayısının fazlalığı” gibi kriterleri uyguladığı görülmüştür. Olayda, bu durumlar da söz konusu olmadığından AYM 9 yılda yapılan yargılamanın makul sürede yargılanma hakkının ihlal ettiğine karar vermiştir. Bu bakımdan da karar; özellikle yargılama sürelerinin kısaltılması bakımından önemli çalışmalar yapıldığı şu dönemde oldukça dikkate değerdir.