| Okuma Süresi: 13 Dakika
|

Bilirkişinin Görevi Nedir? Ve Yetkileri Nelerdir?

KERİM KOCAMAN SEZAİ ÖZKAMALI BAŞAK NUR BUGA
Bilirkişinin Görev ve Yetkileri

Bilirkişilik Nedir?

Çözümü özel ve teknik bilgiyi gerektiren hallerde görüşüne başvurulan uzman kişiye bilirkişi denir. Bilirkişinin görevinin kapsamı Hukuk Muhakemeleri Kanunu‘nun (HMK) 269. maddesinde sayılmaktadır. HMK md. 269 da şu şekildedir:

  1. Bilirkişilik görevi, mahkemece yapılan davete uyup tayin edilen gün ve saatte mahkemede hazır bulunmayı, yemin etmeyi ve bilgisine başvurulan konuda süresinde oy ve görüşünü mahkemeye bildirmeyi kapsar.
  2. Geçerli bir özrü olmaksızın mahkemece yapılan davete uyup, tayin edilen gün ve saatte mahkemede hazır bulunmayan yahut mahkemeye gelip de yemin etmekten veya süresinde oy ve görüş bildirmekten kaçınan bilirkişiler hakkında, tanıklığa ilişkin disiplin hükümleri uygulanır ve durum bilirkişilik bölge kuruluna bildirilir.

Bilirkişi Kanunu’nda da HMK ile paralel düzenlemeler bulunmaktadır. Bilirkişi Kanunu‘nun 3. maddesinde temel ilkeler başlığı altında bu durum düzenlenmektedir. Hükme göre;

  1. Bilirkişi, görevini dürüstlük kuralları çerçevesinde bağımsız, tarafsız ve objektif olarak yerine getirir.
  2. Bilirkişi, raporunda çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hususlar dışında açıklama yapamaz; hukuki nitelendirme ve değerlendirmelerde bulunamaz.
  3. Genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukuki bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz.
  4. Bilirkişi, kendisine tevdi olunan görevi bizzat yerine getirmekle yükümlü olup, görevinin icrasını kısmen yahut tamamen başka bir kimseye devredemez.
  5. Bilirkişi, görevi sebebiyle kendisine tevdi edilen bilgi ve belgelerin veya öğrendiği sırların gizliliğini sağlamakla yükümlüdür. Bu yükümlülük, bilirkişilik görevi sona erdikten sonra da devam eder.
  6. Çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren sorun açıkça belirtilmeden ve inceleme yaptırılacak konunun kapsamı ile sınırları açıkça gösterilmeden bilirkişi görevlendirilemez.
  7. Aynı konuda bir kez rapor alınması esastır; ancak rapordaki eksiklik veya belirsizliğin giderilmesi için ek rapor istenebilir.
  8. Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi ile bu Sisteme entegre bilişim sistemleri veya yazılımlar vasıtasıyla ulaşılabilen bilgiler veya çözülebilen sorunlar için bilirkişiye başvurulamaz.

Bilirkişi görevini ifa ederken görevini dürüstlük kuralına uygun olarak yapmalı ve bu çerçevede bağımsız, tarafsız ve objektif olması gerekmektedir. Ayrıca da mahkemeye sunacağı raporda özel ve teknik bilgilerini gerektiren durumlar dışında açıklama yapmaması gerekmektedir. HMK md. 279/4’te de Bilirkişi Kanunu md. 3/2’de olduğu gibi, bu durum kesin bir şekilde belirtilmiştir. Hükme göre;

Bilirkişi, raporunda ve sözlü açıklamaları sırasında çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hususlar dışında açıklama yapamaz; hâkim tarafından yapılması gereken hukuki nitelendirme ve değerlendirmelerde bulunamaz.

Burada bahsi geçen özel bilgiden kasıt, hukuk bilimi dışında kalan, belirli başka bir bilim dalının ortaya koyduğu sonuçlara ilişkin bilgidir. Teknik bilgi ise pozitif bilimlerin verilerinin kullanılmasına ilişkin bilgidir.

İlgili maddenin gerekçesinde de belirtildiği gibi kusur tayini ve hukuki nitelendirme hâkimin başlıca görevlerindendir. Nitekim, bilirkişinin görevi de bir aydınlatma görevi değil, açıklayıcı nitelikte bir görevdir. Bu sebeple bilirkişinin görevi uyuşmazlığı çözme yolunda, kendi özel ve teknik bilgilerini kullanarak maddi vakıaları tespit etmekten ibarettir.

Örneğin kişilik hakkının ihlal edilip edilmediği, hükmedilecek manevi tazminatın miktarı gibi meseleler doğrudan hâkimin mesleki bilgisi ile çözmesi gereken meseleler olduğu için bu konularda bilirkişiye başvurulamaz. Ancak bir haksız fiil sonucunda meydana gelen iş görme kaybının ne olduğu, zarar görenin sağlık durumunun ne derece kötüleştiği gibi konular özel ve teknik bilgiler gerektirdiği için hâkim bu konular hakkında bilirkişiye başvurabilecektir.[1]

Bilirkişilik niteliği itibariyle bir kamu görevidir. Dolayısıyla bilirkişilik görevini ifa eden kişi de kamu görevlisidir. Bilirkişi kamu görevlisi olması sebebiyle, ona verilen görevi yapıp yapmamak, başkasına devredip etmemek gibi konular üzerinde tasarrufta bulunamaz. Bilirkişi Kanunu md. 3/4 ve HMK md. 276’daki hüküm de kamu hukukunun temel ilkelerinden olan kamu görevinin ancak ilgilisi tarafından bizzat yerine getirilmesi ilkesiyle bağdaşır bir hükümdür. Ancak bu hükümden anlaşılması gereken bilirkişinin yanında bir yardımcı bulunduramayacağı değildir. Bilakis bilirkişi çeşitli aletlerin kullanımı için veya inceleme yaparken yardımcı bir kişinin varlığına ihtiyaç duyabilecektir. Bu durumda bilirkişinin görevini devretmesi söz konusu değildir çünkü orada yine inceleme faaliyetini yürüten tek bir bilirkişi söz konusudur.

Bilirkişi Kanunu‘nun 3. maddesinin 5. fıkrası gereğince bilirkişilerin sır saklama yükümlülükleri mevcuttur. Burada söz konusu olan sadakat yükümlülüğü mutlaktır. Bu sebeple bilirkişi tarafların sır alanına girecek bilgileri haklı bir sebep olmadığı sürece açıklamaktan kaçınmak ve sakınmak zorundadır. Böylece ancak haklı bir sebebin varlığı halinde bilirkişi sır saklama yükümlülüğünün dışına çıkabilecektir.

Sır saklama yükümlülüğün kapsamı oldukça geniştir. Bilirkişi görevinin icrası sebebiyle kendisiyle paylaşılmış sırları yardımcılarıyla dahi paylaşamaz, söz konusu sırları kendisinin veya bir başkasının menfaati için de kullanamaz.

Örneğin hekimin yaptığı tıbbi yardım ve yönlendirme faaliyeti dolayısıyla öğrendiği bilgileri meslek sırrı olarak saklaması gerekir. Davalı veya sanığın hukuki veya cezai ehliyeti hakkında rapor düzenleyecek olan hekim -bilirkişi- mahkemeye sadece bu konu hakkında bilgi verecek; davalı veya sanığı hekimlik mesleğinin gereklerine göre muayene ederken öğrenmiş olabileceği, haksız fiilin veya suçun işleniş şekline ilişkin bilgileri mahkemeye bildirmeyecektir.[2]

Bilirkişinin Yetkileri HMK 278’de düzenlenmiştir, ilgili hüküm;

  1. Bilirkişi, görevini, mahkemenin sevk ve idaresi altında yürütür.
  2. Bilirkişi, görev alanı veya sınırları hakkında tereddüde düşerse, bu tereddüdünün giderilmesini, her zaman mahkemeden isteyebilir.
  3. Bilirkişi, incelemesini gerçekleştirirken ihtiyaç duyarsa, mahkemenin de uygun bulması kaydıyla, tarafların bilgisine başvurabilir. Taraflardan birinin bilgisine başvurulacağı hâllerde, mahkemece bilirkişiye taraflardan biri bulunmaksızın diğerinin dinlenemeyeceği hususu önceden hatırlatılır.
  4. Bilirkişinin oy ve görüşünü açıklayabilmesi için bir şey üzerinde inceleme yapması zorunlu ise mahkeme kararı ile gerekli incelemeyi yapabilir. Bu işlemin icrası sırasında taraflar da hazır bulunabilir.

Şeklinde düzenlenmiştir.

Birinci ve ikinci fıkralardan anlaşılacağı üzere bilirkişiyi sevk ve idare etme görevi mahkemenindir. Bilirkişi bir nevi hâkim yardımcısı konumunda olduğuna göre onun faaliyet alanının ve sınırlarının belirlenmesinin ayrıca da denetlenmesinin mahkemeye ait olması oldukça doğaldır.

Yetki ile görev birbiriyle yakın ilişki içerisindedir. Yetkisiz görev olamayacağı gibi görev olmadan da yetki anlamsızdır. Bilirkişi bir kamu görevi ifa ettiği içindir ki o da bilgi alma yetkisiyle donatılmıştır. 278/3-4’te de bu durum düzenlenmiştir.

Bilirkişinin Sorumluluğu Nedir? Ve Sorumluluğunun Sınırları Nelerdir?

Bilirkişinin hukuki sorumluluğu HMK 285-287. maddeler arasında düzenlenmektedir.

HMK md. 285 hükmüne göre bilirkişinin hukuki sorumluluğu;

  1. Bilirkişinin kasten veya ağır ihmal suretiyle düzenlemiş olduğu gerçeğe aykırı raporun, mahkemece hükme esas alınması sebebiyle zarar görmüş olanlar, bu zararın tazmini için Devlete karşı tazminat davası açabilirler.
  2. Devlet, ödediği tazminat için sorumlu bilirkişiye rücu eder.

Şeklinde düzenlenmiştir.

Bilirkişi, kanunda açıkça belirtildiği üzere bir kamu görevlisidir. Dolayısıyla bilirkişi yaptığı görevi devlet adına ifa eder. Bilirkişiler esas itibarı ile hâkim yardımcısı olarak kabul edildikleri için hâkimlerin hukuki sorumluluğunun düzenlendiği hükümlerle, bilirkişinin hukuki sorumluluğunu düzenleyen maddeler uyum içerisindedir.

Bilirkişiliğin kamu görevi olması sebebiyle bu görev kendi içinde kesintisiz ve asli nitelikte bir görevdir. Ayrıca da bilirkişilik kurumu adaletin sağlanması amacına hizmet ettiği için de bilirkişilerin kamu görevi yaptıklarına dair hiçbir şüphe yoktur. Tüm bu sebeplerle Anayasa md. 40 uyarınca resmi görevli konumunda olan bilirkişilerin kasten veya ağır ihmal suretiyle düzenlediği, gerçeği yansıtmayan raporlarından dolayı herhangi bir kişi zarar görürse bundan devlet sorumlu olacak, ancak devletin daha sonra rücu hakkı bulunacaktır. Burada doğrudan bilirkişinin tazminatla sorumlu tutulması yerine, bilirkişilik mesleğinin çekilmez kılınmaması için devletin tazmin yükümlülüğü öngörülmüştür.

Tıpkı hâkimin hukuki sorumluluğunda olduğu gibi bilirkişilerin sorumluluğunda da hafif ihmale dair bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Kasten veya ağır ihmal suretiyle başkasının zarar görmesine sebep olan bilirkişi raporunda aslında kusurlu olan bilirkişinin kendisidir. Burada ilk olarak devletin tazmin yükümlülüğünün bulunması kamu hukukuna hâkim olan idari güvence ilkesinin bir gereğidir.

Bilirkişinin, raporunu hazırlamadan önce yaptığı eylemlerden doğan zararlardan dolayı 285. Maddeye gidilemez. Bilirkişi görevini ifa ederken yaptığı tasarruflar esnasında kendisine tevdii edilmiş malzemeyi -örneğin kıymet takdiri yapılacak bir vazoyu- bir zarara uğratması veya tıbbi inceleme evresinde kişilerin beden tamlıklarını, ruh bütünlüklerini veya sağlıklarını tehlikeye düşürmesi, her zaman olasıdır. Sözü edilen zarar verici eylemler, kamu görevi niteliği tartışmasız kabul edilen adli bir görevin ifası bağlamında, adli bir organın istemi doğrultusunda ve onun görevlendirilmesi dolayısıyla kamusal bir yetkiye dayanılmak suretiyle gerçekleştirildikleri için adli- idari eylem niteliği taşırlar ve idare bu eylemlerden kaynaklanan zararları, hizmet kusurunun varlığı nedeniyle (Anayasa 125. maddesinin son fıkrası) tazminle yükümlü tutulmalı; bu durumda Adalet Bakanlığına karşı idari yargı yerinde ilgilerce tam yargı davası açılması yoluna gidilmelidir.[3]

Bilirkişinin gerçeğe aykırı olarak rapor düzenlemesi dar anlamda bir haksız fiil sorumluluğu olması sebebiyle, burada devletin aleyhine açılacak olan dava için öngörülen zamanaşımı süresi haksız fiil zamanaşımı süresi ile aynıdır. Söz konusu davanın açılabilmesi için bilirkişinin sadece gerçeğe aykırı raporu düzenlemesi yetmez, ek olarak da gerçeğe aykırı raporun mahkemede hüküm kurulurken esas alınması ve ilgili kişinin o hükümden dolayı zarar görmüş olması gerekir. Bilirkişi ancak raporun düzenlenmesinde kast veya ağır ihmalinin bulunmadığını ispat ederse söz konusu sorumluluktan kurtulabilir. Bu husus md. 286 HMK hükmünde;

  1. Devlet aleyhine açılacak olan tazminat davası, gerçeğe aykırı bilirkişi raporunun ilk derece mahkemesince hükme esas alındığı hâllerde, bu mahkemenin yargı çevresi içinde yer aldığı bölge adliye mahkemesi hukuk dairesinde; bölge adliye mahkemesince hükme esas alındığı hâllerde ise Yargıtay ilgili hukuk dairesinde görülür.
  2. Devletin sorumlu bilirkişiye karşı açacağı rücu davası, tazminat davasını karara bağlamış olan mahkemede görülür.

Şeklinde düzenlenmiştir.

Daha önce de belirtildiği üzere bilirkişinin kasten veya ağır ihmal suretiyle düzenlemiş olduğu rapordan dolayı oluşan zararda ortaya çıkan sorumlululuk bir haksız fiil sorumluluğudur. Bu sebeple de diğer tüm haksız fiil davalarında olduğu gibi görevli mahkeme adliye mahkemeleridir. Dolayısıyla gerçeğe aykırı olan bilirkişi raporunun esas alındığı mahkeme ilk derece mahkemesiyse, bu mahkemenin yargı çerçevesi içinde yer aldığı bölge adliye mahkemesi hukuk dairesi görevliyken; bölge mahkemesinin gerçeği yansıtmayan raporu esas aldığı hallerde Yargıtay ilgili hukuk mahkemesi görevli olur. Rücu davası da devlete karşı açılan tazminat davası hangi mahkemede görüldüyse orada görülür. Bu husus md. 286 HMK hükmünde; “Devlet, ödediği tazminat nedeniyle, sorumlu bilirkişiye, ödeme tarihinden itibaren bir yıl içinde rücu eder. Hükme esas alınan bilirkişi raporu kasten gerçeğe aykırı olarak düzenlenmişse, bu durumda, ceza zamanaşımı süresi uygulanır.” şeklinde düzenlenmiştir.

Bilirkişinin gerçeğe aykırı rapor düzenlemesi TCK. 276’da suç olarak öngörülmüştür. Bu sebeple rücu davasının zamanaşımında ceza zamanaşımı süresi uygulanır.

HMK 277 uyarınca bilirkişinin sır saklama yükümlülüğü vardır. Bu yükümlülük gereğince bilirkişi görevi yerine getirirken edindiği bilgileri saklamak, kendisinin ve başkalarının menfaati için söz konusu sırları paylaşmaktan kaçınmalıdır. Bilirkişinin işi gereği yanında yardımcı bulunabilir. Ancak bilirkişi öğrendiği sırları bu yardımcı kişilerle bile haklı bir sebep olmadan paylaşmamalıdır. Yardımcı kişinin bir şekilde öğrendiği sırlardan dolayı ortaya çıkan fiillerden de bilirkişi kendi fiiliymiş gibi sorumlu olur.

Bilirkişinin Kanaat Bildiriminde Bulunması

Bilirkişinin hukuki nitelendirme veya değerlendirme yapma yetkisi yoktur çünkü bunlar hâkimin görevidir. Bu durum HMK 266’da; “Ancak genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukukî bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamaz. Hukuk öğrenimi görmüş kişiler, hukuk alanı dışında ayrı bir uzmanlığa sahip olduğunu belgelendirmedikçe, bilirkişi olarak görevlendirilemez.” şeklinde düzenlenmiştir.

Madde gerekçesinde de hukuku uygulamaktaki en yetkili kişinin hâkim olduğuna değinilmiş ve bu sebeple hukuki bilgiler hakkında bilirkişiye başvurulamayacağı öngörülmüştür.

Bilirkişi kanaat bildiriminde bulunurken ona verilen görevle sınırlı kalmalı, özel ve teknik bilgilerinin kapsamının dışına çıkmamalı ve değerlendirmesini de bu çerçevede yapması gerekmektedir.

Bilirkişi düşüncesi hukuki niteliği itibarı ile takdiri delildir. Takdiri delil, hâkimin bir delili serbestçe değerlendirme, takdir etme imkanına sahip olduğu delillerdir. Bir başka deyişle hâkimin takdir yetkisi, delil serbestisindeki yetkiden ziyade delillerin değerlendirilmesindeki yetki olup hâkimin delilleri serbestçe değerlendirmesi ve tahmin etmesi anlamını taşımaktadır.[4]

Hâkimin söz konusu delil üzerindeki takdir yetkisi iki şekildedir. İlk olarak hâkim mahkemede karşısına çıkan uyuşmazlığı çözmek için bilirkişi görüşünün gerekli olup olmadığı üzerinde takdir yetkisini kullanır. İkinci takdir yetkisi ise hâkim kendisine sunulan bilirkişi raporunu değerlendirmesi ve yorumlaması üzerinedir.

Bilirkişi görüşünün bağlayıcılığı doktrinde tartışmalıdır. Bir görüşe göre hâkim sunulan bilirkişi raporuyla bağlıdır. Bunun gerekçesi olarak, hâkim her konuda özel ve teknik bilgiye sahip olmadığı için, bilirkişinin sunmuş olduğu rapora nelere dayanarak aykırı hüküm kuracağının açıklanamayacağı gösterilmiştir.

Bir başka görüşe göre ise hâkim bilirkişinin raporuyla bağlı değildir ve bunun dayanağı da HMK 282. maddesidir. 282 uyarınca Hâkim, bilirkişinin oy ve görüşünü diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirir. Ancak bu serbesti hâkimin delili tamamen görmezden gelmesi şeklinde değildir. Hâkim bilirkişi raporunu değerlendirirken diğer delilleri ne şekilde değerlendiriyor ise aynı şekilde bilirkişi raporunu da değerlendirmelidir. Buradaki kıstas, somut olayda bilirkişi raporunun davaya sağlayacağı katkıdır. Bilirkişi görüşünün bağlayıcılığı hakkındaki bir diğer görüşe göre de Hâkim bilirkişinin oy ve görüşünü diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirecektir. Çünkü bilirkişi raporu takdiri bir delildir. Bilirkişi raporlarının hâkimi bağlamamasıyla ilgili kural, hâkimin mutlaka bilirkişi raporlarına göre ve bilirkişi raporları doğrultusunda karar verme zorunluluğu bulunmadığı anlamına gelmelidir. Ancak bilirkişi raporlarında mutlak bir kesinlik bulunduğu ve hâkim rapora göre karar vermesi gerekeceği yolundaki düşünce de bilirkişi raporlarının hâkimi bağlamayacağı kuralına aykırıdır.[5]

Taraflardan birinin bilirkişi raporuna itiraz etmesi veya hâkimin bilirkişi raporunu yetersiz bulması mümkündür. Böyle bir durumda mahkeme başka bir bilirkişiye başvurmaktadır. Bir başka bilirkişiye başvurulduğu hallerde mahkeme niçin önceki raporu dikkate almadığını açıklamalıdır.[6] Eğer iki bilirkişi raporu arasında çelişki varsa mahkeme üçüncü bir bilirkişiye de başvurulabilir.[7][8]

Yargıtay ise bilirkişi raporunun yeterli görülmediği bir halde aynı bilirkişiden ek bir rapor sunulmasının istenebileceğini, ek rapor ile eksikliğin giderilmediği durumlarda ise yeni bir bilirkişinin görevlendirilebileceği görüşündedir.

Bilirşinin Kanaat Bildiriminde Bulunduğu Bazı Kararlar

Yargıtay bir kararında mesleği mali danışmanlık olan bir kişinin kaçak elektrik tüketim bedeli hesabı konusunda bilirkişilik yapamayacağına, bu konuda bir mühendisin bilirkişilik yapabileceğine hükmetmiştir (3. HD E. 2014/10630 K. 2015/2570 T. 19.02.2015).[9]

Bilirkişi tarafından hazırlanan raporda taşınmaz için belirlenen miktarda, binanın ruhsatsız olması sebebiyle hâkim tarafında indirim yapılması doğru olmayıp yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılması gerekmektedir (14 HD E. 2016/8783 K. 2018/7765 T. 14.11.2018, yargıtay). [10]

Bilirkişinin yetkisi dışında suçun oluşmayacağına ilişkin hukuki sonuç bildiren yetersiz raporuna da dayanılarak eksik soruşturmayla yazılı şekilde hüküm tesisi (Yargıtay 11. Ceza Dairesinin 22.06.2010 tarihli kararı).[11]

Bilirkişinin hâkim tarafından değerlendirilmesi gereken ve hukuki görüş içeren suç kastı bulunmadığına dayalı görevini aşan raporuna dayanılmak suretiyle sanığın beraatine karar verilmesi…(Yargıtay 11. Ceza Dairesinin 09.02.2010 tarihli kararı)[12]

Suça konu çekin dosyada bulunan fotokopisinde keşide tarihinin gün hanesinin değiştirilmiş görünümde olması, sanığın bu değişikliğin kendisi tarafından yapılmadığı ve paraf imzasının kendisine ait olmadığını belirtmesi karşısında; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu‘nun 63. maddesi gereğince çözümü özel veya teknik bilgiyi gerektiren konularda bilirkişi incelemesi yaptırılması zorunluluğu da dikkate alınarak, çek aslı ile ibraz anında alınan okunaklı ve onaylı örneği getirtilerek, belirtilen değişikliğin sanık tarafından yapılıp yapılmadığının ve paraf imzasının sanığa ait olup olmadığının tespiti ile buna göre ibrazın süresinde olup olmadığı, dolayısıyla suçun unsurlarının gerçekleşip gerçekleşmediği saptanmadan, eksik araştırma ile mahkumiyet hükmü kurulması, bozma nedenidir (Y10CD-K.2010/395).[13]

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 63. maddesi hükmü uyarınca suça sürüklenen çocuğun işlediği suçun hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin olup olmadığını takdir yetkisinin münhasıran mahkemeye ait olduğu, mahkemenin Eskişehir Adli Tıp Şube Müdürlüğünün 26.03.2008 tarihli “suça sürüklenen çocuğun isnat edilen cinsel taciz eyleminin hukuki anlam ve sonuçlarını kavrayarak bu fiille ilgili davranışlarını yönlendirme yeteneğinin yeterince gelişmediği” yolundaki raporuna karşın Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulunun 19.10.2009 tarihli “suça sürüklenen çocuğun bulunduğu suçun hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneğinin yeterince gelişmiş olduğu” şeklindeki raporunu yeterli ve inandırıcı görerek hüküm kurduğu ve gerekçede de bunun nedenlerini açıkladığı anlaşılmakla bu hususta bozma isteyen tebliğnamedeki düşünceye iştirak edilmemiştir (Y14CD-K.2014/7780).[14]

Suça sürüklenen çocuklar hakkında Sosyal İnceleme Raporu düzenleyen psikolojik danışmanın “çocukların işledikleri fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneklerinin tam olarak gelişmediğini” bildirmesi karşısında CMK’nın 68. maddesi kapsamında bu uzmanın duruşmaya çağrılarak dinlenilmesi ve belirtilen kanaate ulaşmasına sevk eden olguların somut olarak neler olduğunun açıklattırılması ve sonucuna göre psikiyatri uzmanı ve adli tıp uzmanının da yer aldığı bir kuruldan çocuklar hakkında yeniden rapor alınması gerekip gerekmediği hususunda bir karar verilerek çocukların cezai sorumluluklarının bulunup bulunmadığı hususunda tam bir vicdani kanaate ulaşılması gerekli iken bu husus yerine getirilmeksizin eksik soruşturma sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması, bozma nedenidir (Y13CD-K.2015/7808).[15]

Hukuki Yorum Hakkındaki Yargıtay Görüşü

Davacı, 22/03/2013 tarihinde davacı ve davalılar arasında …. Kavşak Kontrol Sistemi işine ait sözleşme imzaladıklarını, sözleşme gereği davacının işi şartlara uygun şekilde yerine getirdiğini, davalı tarafından ödemenin yapılmadığını, bu nedenlerle sözleşmenin fesih edilmesi gerektiğini, davalının elinde bulunan ve dava dilekçesinde mezkur teminat mektubunun nakde çevrilmesinin ihtiyati tedbir yoluyla durdurulmasına, sözleşmenin fesh edilmesi, kesin teminatın irat kaydedilmesi, gecikme cezası talebinin haksız olduğunun ve işin şartnamesine uygun yapıldığının tespitine, iş bedeli olan 1.126.800,00 TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek ticari temerrüt faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, yargılama giderleri ve vekalet ücretinin davalıya tahmiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı davanın reddini istemiştir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiştir. Kararı, davacı vekili istinaf etmiştir. Gaziantep Bölge Adliyesi 17. Hukuk Dairesi tarafından yargılamanın devamı sırasında Gaziantep Asliye Ticaret Mahkemesi tarafından görevsizlik kararı verildiği bu kararın kesinleşmesine kadar HUMK hükümlerinin uygulanması gerektiği, bu nedenle istinaf değil temyiz incelemesinin yapılması gerekçesiyle dosyanın mahal mahkemesine iadesine karar verilmiş ve dosya Dairemize gönderilmiştir.

20.07.2016 tarihinden sonra verilen kararlara karşı istinaf kanun yoluna bu tarihten önce verilen kararların kesinleşmesine kadar ise HUMK’nın 427 ile 454. madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunacağı HMK’nın geçici 3. maddesinin 2. bendi hükmüdür. Kanunun bu hükmünde kanun koyucu, yargılamanın bir aşamasında Yargıtay tarafından bir görüş bildirilmiş olması halinde dosyanın nihai olarak kesinleşmesine kadar HUMK hükümlerinin uygulanmasını amaçlamaktadır. Yargılama sırasında dosyayı nihai olarak sonuçlandırmayan görev ve yetkiye ilişkin kararın Yargıtay yoluna başvurulmadan kesinleşmiş olması durumunda Yargıtayın dosyanın usul ve esasıyla ilgili bir görüş bildirmediği izahtan varestedir. Böyle bir halde kanunun geçici 3. maddesi 2. bendi uygulama yeri bulmayacak, istinaf incelemesine tabii olacaktır. İstinaf taraflara ikinci bir yargılama hakkı tanımakta olup bu husus tarafların lehine kabul edilen hukuki bir düzenlemedir. Kanunlarda yorum yapılırken lehe olan yorumun yapılması evrensel hukukun gereklerindendir. Bu gerekçeler doğrultusunda Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 17.Hukuk Dairesinin istinaf incelemesi yapması gereken dosyayı aksi düşünceyle Dairemize göndermesinde isabet bulunmamış kararın kaldırılarak istinaf incelemesi için dosyanın Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesine gönderilmek üzere ilk derece mahkemesine iadesine karar vermek gerekmiştir.

Sonuç

Yukarıda açıklanan nedenlerle, Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi’nin 08.10.2020 tarih ve 2019/1608 E.,2020/1006 K. sayılı kararının KALDIRILMASINA ve istinaf kanun yolu incelemesi yapılmak üzere dosyanın Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 17.Hukuk Dairesi’ne, gönderilmek üzere ilk derece mahkemesine iadesine, 06.12.2021 tarihinde oy birliğiyle karar verildi (6. Hukuk Dairesi 2021/425 E., 2021/2015 K.)

Terditli Hesaplama Hakkında Yargıtay Görüşü

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi taraf vekillerince istenilmekle, temyiz taleplerinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Davacı İsteminin Özeti: Davacı vekili, davacının makine teknik elemanı olarak, işçi emeklisi olduktan sonra işyerinde 01.01.1991 tarihinde çalışmaya başladığını, şirket bünyesinde çeşitli görevlerde yer aldığını, en son Katar’da çalıştığı sırada 25.11.2007 tarihinde Türkiye’ye geldiğinde işine son verildiğinin söylendiğini, hizmet sözleşmesinin kötü niyetle feshedildiğini belirterek kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, aylık ücret alacağı ve kötüniyet tazminatlarının tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı Cevabının Özeti: Davalı vekili, davalı … A.Ş.’nin 22.11.1995 tarihinde kurulduğunu, davacının müvekkili şirkette hiçbir zaman çalışmadığını, davacının dava dilekçesinde çalıştığı belirtilen işyerinin davalı şirket ile ilgisi bulunmadığını, belirtilen alacak kalemlerinin de zamanaşımına uğradığını, davanın husumet yokluğu sebebiyle reddi gerektiğini savunmuştur.

Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, bozma ilamına uyulmasına karar verilerek yapılan yargılamada davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, verilen karar; Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 2019/8491 esas, 2020/2744 karar sayılı ilamı ile, davalı … A.Ş. ile dava dışı … Gıda A.Ş.’nin dosyaya celp edilen şirket kayıtlarından, davacı için verilen işe giriş bildirgelerinden davalı … A.Ş. ile dava dışı … Gıda A.Ş.’nin davacıyı birlikte istihdam ettiklerinin anlaşıldığı, birlikte istihdam eden işverenler işçilik alacaklarına karşı müteselsil sorumlu olduklarından davacının bunlardan herhangi birine karşı dava açabileceği, davalı … A.Ş. hakkında açılan dava yönünden işin esasına girilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın husumetten reddinin hatalı olduğu gerekçesiyle bozulmuştur.

Mahkemece, ikinci bozma ilamına da uyulmasına karar verilerek devam edilen yargılama sonucunda davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir

Temyiz: Karar, taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.

Gerekçe:

  1. Dosyadaki yazılara, kararın bozmaya uygun olmasına, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davacının tüm, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.
  2. Taraflar arasında, davacının ödenmeyen ücret alacağının hesaplanmasına ilişkin uyuşmazlık bulunmaktadır.

Somut uyuşmazlıkta; davacı dava dilekçesinde, 2004-2005 yıllarında aylık 2.500 USD ücretle çalıştığını ve 2004-2005 yılları için 6.500 USD ücret alacağı olduğunu; 2005-2006 yıllarında aylık 2.750 USD çalıştığını, bu yıllar için de 23.000 USD ücret alacağı olduğunu; 2006-2007 yıllarında ise aylık 3.000 USD ücretle çalıştığını ve bu yıllar için de 33.000 USD alacağı olduğunu ileri sürmüştür. Hükme esas alınan bilirkişi raporunda, davacının ücretinin 1.250 USD ve 3.000 USD olduğunun kabulüyle terditli hesaplama yapılmış, mahkemece 1.250 USD ücret aldığı kabulüyle yapılan hesaplama doğrultusunda hüküm kurulmuştur. Davacının son ücretinin, davacının yaptığı iş, kıdemi ve tüm dosya kapsamı dikkate alındığında 1.250 USD olduğunun kabulü yerinde ise de davacının bakiye ücret alacağına ilişkin hesaplama hatalıdır. Mahkemece hükme esas alınan bilirkişi raporunda davalı tarafından sunulan ödeme belgeleri dikkate alınmadan ücret alacağı hesaplanmıştır. Öncelikle davalı tarafından dosyaya sunulan ödeme belgelerinin davacı asile gösterilerek belgelere karşı beyanının alınıp dosyadaki tüm belge ve bilgiler doğrultusunda davacıya yapılan ödemenin netleştirilmesi ve davacının talep ettiği alacak miktarından yapılan ödemelerin mahsubu gerekmektedir. Davacı vekili, dava dilekçesinde 2004-2005 yıllarında 2.500 USD, 2005-2006 yıllarında 2.750 USD ve 2006-2007 yıllarında 3.000 USD olmak üzere farklı ücretlerle çalıştığını iddia etmiştir. Hükme esas alınan bilirkişi raporunda ise tüm dönemler için son ücret olarak belirlenen 1.250 USD ücret üzerinden hesaplama yapılmıştır. Dosya içeriğine göre, davacının iddia ettiği ücretlerle çalıştığını kanıtlayan delil mevcut olmadığından davalının da kabulü doğrultusunda son ücretinin aylık 1.250 USD olduğunun kabülü isabetlidir. Ancak önceki dönem olan 2004-2005, 2005-2006 yıllarındaki alacak miktarı hesaplanırken belirlenen son ücrete göre hesaplama yapılması doğru olmayıp, davacının son ücretinin asgari ücrete oranı dikkate alınarak bu dönemler için de belirlenecek ücrete göre alacak miktarının hesaplanması ve yapılan ödemelerin mahsubu ile sonuca gidilmesi gerekmektedir. Belirtilen bu hususlar dikkate alınmadan davacının beyanı dikkate alınarak yapılan hesaplama doğrultusunda hüküm kurulması hatalı olup bozma nedenidir.

Sonuç

Hükmün yukarıda açıklanan sebeplerden BOZULMASINA, peşin alınan temyiz karar harcının istek halinde ilgilisine iadesine, 18.05.2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi (9. Hukuk Dairesi 2021/5039 E., 2021/9105 K.).


Referanslar

  • [1] BUDAK/KARAASLAN, Medeni Usul Hukuku, s. 305.
  • [2] BUDAK/KARAASLAN, Medeni Usul Hukuku, s. 304.
  • [3] BUDAK, Ali Cem, Karşılaştırmalı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, s. 388.
  • [4]M. Kamil Yıldırım, Medeni Usul Hukukunda Delillerin Değerlendirilmesi, Kazancı Hukuk Yayınları, Yayın No: 84, İstanbul 1990, s. 87.
  • [5] PEKCANITEZ/ATALAY/ ÖZEKES, s. 531.
  • [6] 4. HD E. 2014/11614 K. 2015/8899 T. 01.07.2015, hukuktürk. Somut olayda ilk bilirkişi raporunda davacının zararının 8.301 TL olduğu, bu rapora tarafların itirazı üzerine başvurulan ikinci bilirkişi raporunda ise, davacının zararının oluşmadığı yönünde tespit yapılan bir davada mahkeme birinci bilirkişi raporuna göre karar vermiş, Yargıtay, raporlar arasındaki çelişki giderilmeden ve ikinci rapora itibar edilerek hüküm kurulmasının doğru olmadığı gerekçesiyle kararı bozmuştur.
  • [7] 5. HD. E. 2018/9509 K. 2019/1671 T. 11.02.2019, yargıtay; 3. HD E. 2015/4614 K. 2015/8661 T. 14.05.2015, hukuktürk.
  • [8] BUDAK/KARAASLAN, Medeni Usul Hukuku, s. 309.
  • [9] BUDAK/KARAASLAN, Medeni Usul Hukuku, s. 305.
  • [10] BUDAK/KARAASLAN, Medeni Usul Hukuku, s. 309.
  • [11] KARABURUN G / Adli Tıp Bülteni, 2017; 22(3): 200-207.
  • [12] KARABURUN G / Adli Tıp Bülteni, 2017; 22(3): 200-207.
  • [13] Bilirkişilik, Av. Baran Doğan, online erişim için: <https://barandogan.av.tr/blog/ceza-hukuku/bilirkisilik-nedir-bilirkisi-raporuna-itiraz-cmk.html>
  • [14] Bilirkişilik, Av. Baran Doğan, online erişim için: <https://barandogan.av.tr/blog/ceza-hukuku/bilirkisilik-nedir-bilirkisi-raporuna-itiraz-cmk.html>
  • [15] Bilirkişilik, Av. Baran Doğan, online erişim için: <https://barandogan.av.tr/blog/ceza-hukuku/bilirkisilik-nedir-bilirkisi-raporuna-itiraz-cmk.html>

Anahtar Kelimeler: Bilirkişi Kavramı, Bilirkişinin Görev ve Sorumluluğu, Bilirkişilik, Bilirkişinin Yükümlülükleri, Bilirkişi Müessesesi, Bilirkişinin Görev ve Yetkileri.