Paylaş
MGC Legal Telegram
AŞAĞI KAYDIR

Haberler

Avukatlık Mesleğinde Vizyon Sorunu: Yeni Nesil Avukatlıktan Ne Anlıyoruz?

Avukatlık Mesleğinde Vizyon Sorunu: Yeni Nesil Avukatlıktan Ne Anlıyoruz?

 

AVUKATLAR HERKESTEN DAHA FAZLA YENİLİKÇİ OLMALIDIR


Mustafa Bey sizleri biraz daha yakından tanıyabilir miyiz?

Bizlere mesleki tecrübelerinizden bahseder misiniz?

Ben mesleğe 90’lı yılların ikinci yarısında yani Millenium öncesinde serbest avukat olarak başladım. Ancak o günlerde genç bir avukat olarak benim istediğim türden uluslararası ticarete ve küresel konulara ilişkin işler doğal olarak benim semtinden geçmediği için hiç aklımda olmadığı halde çok uluslu bir şirkette “in house” olarak kariyerime devam ettim. Alstom, Alcatel, Bosch, Turkcell, Multi Development gibi şirketlerde yaklaşık 17 yıl önce hukuk müşaviri, akabinde de baş hukuk müşaviri olarak çalıştım. 2013 sonundan itibaren de yine “private practice”e, yani kendi işime döndüm.

Mesleğe şirket içinde hukuk müşaviri olarak çalışmam bana pek çok şey kazandırdı. Çok uluslu şirketlerin yüzden fazla ülkede nasıl faaliyet gösterdikleri, ana faaliyetleri ile içerideki hukuk, insan kaynakları vb. fonksiyonlar arasında nasıl bir ilişki kurdukları, çok kültürlü bir ortamda ekip çalışmasının ve proje yönetiminin nasıl olduğu konularında çalıştığım şirketler bana gerçek bir okul oldu…

Bu şirketlerde çalışırken organizasyon yetileri ve çağdaş yetkinliklerle tanışmamın dışında sektörel deneyimler de edinmiş oldum. Bu sayede sırasıyla, Enerji, Telekom, Otomotiv, İnşaat ve Gayrimenkul alanlarında çok ciddi bir deneyim edinme şansım oldu. Müvekkillerine yardım etmek isteyen bir avukatın önündeki en başta gelen engellerden veya güçlüklerden bir tanesi, müvekkilinin yaptığı işi bilmemesi ve onu bir ölçüde öğrenmek zorunda olmasıdır. Ben bu bakımdan şanslıydım ve hep sektör lideri şirketlerde işin kavşağında bulundum ve çok şey öğrendiğimi sanıyorum.

Yalnız şirket içinde çalıştığınızda bir avukat olarak önünüzde mesleki körelme riski vardır. Ben bunu belli oradan bilerek ve bir ölçüde de mesleğime duyduğum bağlılıktan ötürü bir şekilde bertaraf etmeyi başarabildim diyebilirim. Şirket içinde uzun süre çalıştığınızda adliyelerden ve genel hukuk uygulamasından uzak kalmak, mesleki açıdan körelmek riski hep vardır. Ben bunu aşmak için görev verdiğim hukuk bürolarının hep yanında durarak, önemli işlerde çoğu zaman bizzat duruşmalara girerek bu açığımı kapatmaya çalıştım. Ayrıca şirketlerde çalıştığınızda mesai arkadaşlarımdan gelen özel sorunlarına kayıtsız kalmadım ve onlara yardımcı olayım derken değişen mevzuatı ve uygulamayı zaman içinde öğrenerek, kendimi diri tutma şansını buldum. Örneğin enerji sektöründe veya Telekom sektöründe çalışırken o sektörlere ilişkin regülasyonları hukuk bürolarındaki meslektaşlarınızdan elbette daha fazla biliyor, daha derinlikli bilgi sahibi oluyorsunuz. Ama yukarıda kısaca anlattığım “teknik”lerle HMK ve CMK uygulamalarından kopmadım, mesai arkadaşlarım sayesinde aile hukuku, kat mülkiyeti hukuku gibi günlük yaşamın her anında içinde yaşadığımız alanlardan uzak kalmadım. Bu hasbelkader böyle olmasa kendimde bir hukuk bürosu kuracak cesareti hiçbir zaman bulamazdım…


Büronuz yakın bir zamanda uluslar arası bir ödül aldı. Biliyoruz ki alınan her ödülün arkasında sağlam bir ekip vardır.
Bu ekibi nasıl yönetiyorsunuz? Size başarıyı getiren şey nedir?

Evet, Lawyer Monthly Dergisi tarafından Türkiye’de Gayrimenkul Hukuku alanında 2017 için Yılın Hukuk Bürosu ödülünü bize verildi. Bu ödülün güzel tarafı; biz aday olmadığımız ve hatta bu süreçten haberdar dahi olmadığımız halde, müvekkillerimizin bizi aday göstermeleri ve “Private Client Award”a aday gösterilmemiz idi. Ödül almaktan çok, ben asıl işin bu yönüne çok sevindim. Müvekkillerimizin takdirini kazandığımızı bundan daha güzel bir yolla öğrenemezdik.

Ve belirttiğiniz gibi iyi bir ekibimiz olmasa böyle bir ödüle layık görülmek de söz konusu olamazdı. Ekip kurma işi, daha doğrusu “nasıl bir ekip oluşturmak gerek?” sorusu ben daha MGC Legal’i kurmadan önce yıllar boyunca benim kafamı meşgul eden bir soruydu. Pratiğin içindeyken, çalıştığım şirketlerde yerli ve yabancı onlarca hukuk bürosu ile çalışırken hep bu sorunun ekseninde gözlemler yapıyor ve ileride kendi ekibim olursa nasıl bir ekip olacağına dair prensipleri oluşturmaya çalışıyordum. MGC Legal’de birlikte çalıştığım ekibimin özelliklerini anlamak bakımından bizzat firma olarak benimsediğimiz Değerler’e bakmak gerekir. MGC Legal’de benimsediğimiz davranış kodları ve temel değerler şunlardır:

Müvekkil Odaklılık: Bütün eylemlerimiz Müvekkillerin memnuniyetini amaçlıyorsa anlamlıdır; müvekkil memnuniyetini hedeflemeyen eylemler boşa sarf edilen kaynaktan başka bir şey değildir.

Kararlılık: Üzerimize aldığımız işleri kararlı bir tutumla sonuçlandırmak için bütün kaynaklarımızı seferber ederiz.

Saygınlık: Ekip içinde ve müvekkillerimizle ilişkide karşılıklı saygı esastır. Yaptığımız işlerin sonuçları ve ilişkilerimiz bize saygınlık kazandırır.

Hız: Çalışırken zamanla yarışırız.

Kalite: Hızlı iş demek kalitesiz iş demek değildir.

Sürekli Gelişim: Öğrenmekten vazgeçmeyiz; sürekli öğrenir, kendimizi ve ekip arkadaşlarımızı geliştiririz. Her yaptığımız işin çıktıları sonra gelen işlerimizin girdileridir.

Takım Ruhu: Biz hep birlikteyken güçlüyüz. Bir şey ekip için değilse veya ekip tarafından benimsenmemişse kalıcı değildir.

İyi bir ekip olmak için bu değerleri odağınıza koymak de yetmez. Bunun için ayrıca bir vizyona ve bu vizyona göre yapılandırılan bir misyona ihtiyacınız vardır. MGC Legal’in vizyonu; “Türkiye’nin en seçkin hukuk bürosu olmak”tır. Bütün çalışmamız bu hedefe yöneliktir. Dikkat ederseniz, “en güçlü”, “en büyük” olmak gibi bir hedefimiz yok; “en seçkin” olmak demek işinizi hakikaten istisnai bir özen, hız ve kalitede yapmayı gerektirir ki insanların belleğinde seçkin bir yeriniz olsun. Bu vizyonla belirlenen ana hedefe ilerlerken de bir ekip olarak ve bu ekibin her bir bireyinin kendine biçtiği rol ve görev anlamında Misyon tanımımız da şöyledir: “Meslek kurallarına bağlı kalarak ve çağdaş çalışma tekniklerini kullanarak müvekkillerimize hızlı,kaliteli ve etkili hukuki hizmetler sunmak. Bu hizmetleri sunarken yaptığımız işle gurur duymak ve birlikte çalışmaktanmutlu olmak…”

Gerçekten de biz her şeyden önce “avukat”ız ve bu anlamda tabi olduğumuz bir meslek hukuku ve meslek kuralları var. Belli bir amaca doğru ilerlerken bunu göz ardı edersek şayet, kendimizi inkâr etmiş ve hiç de hedeflemediğimiz yerlerde bulabiliriz kendimizi… Bu nedenle müvekkillerimizi temsil ederken meslek kurallarımıza harfiyen uymak bize mesleki güven ve saygınlık kazandırır.

Diğer yandan artık adına Post-Modern Çağ, Endüstri 4.0 devrimi, Millenium veya her ne diyorsanız deyin; binlerce yıllık meslek tarihimizin en son diliminde mesleğimizi icra ettiğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız. İş yapma şekilleri ve çalışma teknikleribundan 10 yıl öncesine göre bile çok değişti ve değişmeye devam ediyor. Bu değişimi önce kabul etmek ve yönetmek gerekiyor. Bu sadece teknoloji ile ilgili de bir durum değil. MGC Legal’de teknolojiyi mümkün mertebe en güncel haliyle kullanmaya çalışıyoruz ve bunun için bütçemizde insan kaynağından hemen sonra ikinci büyük kalemi teknolojiye ödediğimiz bedeller oluşturuyor. Ama bahsettiğim değişim ve dönüşüm basit bir teknolojik farklılaşma değil; bizzat toplumdaki ilişki biçimleri ve iş yapma şekilleri değişiyor. Örneğin, biz haftanın beş günü çalışan bir hukuk bürosuyuz ve sabat 08:00-17:00 arası mesai saatlerimiz. Ben mümkün mertebe arkadaşlarımdan 17:00’den sonra ofiste kalmamalarını, çıkıp dışarıdaki hayata karışmalarını istiyorum. Ama buna karşın, 7/24 çalışmakla da öğünen bir hukuk bürosuyuz. Peki bu nasıl oluyor?… Cevabı değişen çalışma koşullarında ve iş yapma tarzlarında gizli. Bizim için önemli olan müvekkillerimiz ile aynı tempoda ve aynı zaman aralığında çalışıyor olmak. Bulut bilişim, mobil teknolojiler, bireylerin çok daha fazla seyahat ediyor olmaları nedeniyle müvekkiller yüz yüze toplantılardan çok e-mail, whatsapp, telefon, Skype gibi iletişim araçlarıyla talep ve pozisyonlarını avukatlarına iletiyorlar. Bizim de buna karşın “mesai saatleri dışında çalışmıyoruz” demek gibi bir şansımız olmadığına göre, biz de elimizdeki her türü imkanı kullanıp onları kullandığı iletişim araçları üzerinden onlarla bağlantı halinde olmamız gerekiyor. O yüzden gün içinde 17:00’den sonra kalmayı gerektiren bir iş varsa bile bunu arkadaşlarımız akşam saatlerinde evden halledebilmekte, onlara sağladığımız mobil araçlar yardımıyla da müvekkilin her zaman erişimine açık bir surette duruyor oluyorlar. Gördüğünüz gibi mesai saatleri içinde ofiste veya adliyede olmanın ötesinde bir pozisyon almak söz konusu burada…

Yine misyonumuzda geçen “hız”, “kalite” ve “etkililik” bizim temel değerlerimiz arasında yer alıyor. Demin kısaca değindiğim bu davranış kodları bizim misyonumuzu da şekillendiriyor doğal olarak.

Müvekkillerimize odaklı olmamız nedeniyle ekibimizde görev yapan bütün avukat arkadaşlarımız en az bir yabancı dili (İngilizce) mutlaka bilmek durumunda. Bunun üzerine ikinci bir dili (Almanca, Fransızca) çok iyi bilen arkadaşlarımız da var. Yabancı dil hem müvekkillerle sağlıklı ve yakın ilişki kurmak ve hem de hukuki gelişmelerden kopmamak bakımından önemli. Diğer yandan demin anlattığım farklı çalışma tekniklerimiz ve kullandığımız lisanslı yazılımlar nedeniyle sürekli büyüyen organizasyonumuza dışarıdan birilerini almak intibak süresi nedeniyle bizi zorluyor. Bu nedenle, Nisan 2015 tarihinden itibaren bir karar aldık ve “kendi avukatımızı kendimiz yetiştirelim” düşüncesiyle bir “yetenek havuzu” olarak gördüğümüz stajyer grubumuzu sürekli insan kaynağı sağlayan değerli bir varlık olarak yönetmeye çalışıyoruz.

Yine hukuk büronuz olan MGC Legal son zamanlarda youtube’ dan resmi gazete yayınları, çalışanlarına özel mindshift ve yine çalışanlarına özel verdiği MGC seminer eğitimleri ile adından söz ettiriyor. Bu tür çalışmalarının sizlere geri dönüşü ne olmakta?

Bahsettiğiniz çalışmalarla ilgili çok olumlu geri dönüşler alıyoruz.

MGC Legal İle Hergün Bir Dakika” başlığı altında Resmi Gazete özetlerini bir süredir paylaşıyoruz. Bildiğiniz gibi, Resmi Gazete daha adından başlayarak “soğuk” bir nesne ve biz avukatlar dahi onu takip ederken içimizden bir sıkıntı duyarız. Bu video’larla takipçilerimiz için en azından o gün Resmi Gazete’de onları ilgilendiren bir şey olup olmadığı bilgisini vermiş oluyoruz. Ve çok kısa bir sürede o gün nelerin yayınlandığını öğrendikleri için özel olarak Resmi Gazete incelemesine gerek olup olmadığına karar veriyorlar. Bir nevi onlara zaman kazandırmış oluyoruz. Bir diğer grup takipçimiz de bugüne kadar Resmi Gazete’yi takip etmek akıllarına gelmediği halde ülkenin mevzuat gündemine ilişkin bilgi sahibi olmuş oluyorlar.

MGCMindshift, bizim bir iç iletişim etkinliğimiz. Çalışanlarımızı değişen dünya ve dönüşen iş yapma şekillerine hazırlamak bakımından belli aralıklarla konusunda uzman bir kişiyi çağırıp konuşma yaptırıyoruz. Bu konuşmaların içeriğinden ekibimizdeki gençler ve bizler son derece faydalanıyoruz. Bu etkinliklerin öncesi ve sonrasındaki buluşma anları ise ekibin kaynaşması ve yoğun iş temposu nedeniyle imkan bulunmayan o “bir anlık durup kendini dinleme” etkinliğine imkan veriyor. İlkini Şubat ayında gerçekleştirdiğimiz bu etkinliğin devamı gelecek, çünkü çok güzel geri bildirimler aldık.

 

MESLEĞE BAKIŞIMIZI DEĞİŞTİRMEMİZ GEREKİYOR

Sizce hukuk bürolarında kurumsallaşmak ve marka değerini oluşturmak için yapılması gerekenler nelerdir?

Bu “kurumsallık” konusu enteresan bir konu. Bizim meslek dünyamızda kime sorsanız “kurumsallık”tan yana fikir beyan eder, hatta birçok meslektaşımız kurumsal bir yapıya kavuşmak için yaptığı şeylerden aldığı tedbirlerden söz eder. Ancak her ne hikmetse kurumsallık adına çıkılan bu yolda birçoğu daha ilk istasyonda trenden iner. Bir hukuk bürosunun ikinci kuşak ile devam etmesi genelde kurucu ortağın üyesi olduğu aileden bir sonraki nesilde bir hukukçu çıkmasına bağlıdır; yani kurumsallık denen şey aslında “aile şirketi” boyutunu pek geçmez. Üçüncü kuşakta bir hukuk bürosunun devamı çok nadirdir ve bir elin parmaklarını geçmez.

Sorunun kaynağı mesleğe bakışta toplanmaktadır. Ama bu bakış tek tek meslek mensuplarının mesleğe bakışından ibaret değildir, aslında bu ikincisi daha çok bir sonuçtur.

Meslek hukuku üzerine okuyanlar bilirler, barolarımızın tamamına yakını avukatlık mesleğini kamu hizmeti niteliği de olan bir “serbest meslek” olarak tanımlar. Nitekim Avukatlık Kanunun henüz başında, birinci maddesinde “Avukatlık, kamu hizmeti ve serbest bir meslektir” hükmü vardır ve meslektaşlarımız bu yasal tanıma kanun koyucuların bile belki de yüklemediği kadar büyük bir anlam yüklerler. Bu eğilim hakkındaki benim kişisel görüşüm; bu yasal tanımda geçen “kamu hizmeti” kavramından hareketle sanki bir “kamu kudreti” sahibi olma özlemi yatıyor. Ama hepimiz de biliyoruz ki, bu meslek bir kamu hizmeti olarak yapılmıyor ve hele kendisine bir kamu kudreti hiç verilmiyor… Burada bence yanlış bir yönelim var, bildiğim kadarıyla ABD federal yasalarında ve eyalet yasalarında avukatlık bir kamu hizmeti olarak tanımlanmıyor, ama kamu kudreti özlemi de olmuyor oradaki avukatların çünkü kanunlar avukatın dokunulmazlığını ve delil toplama yetkisini güçlü bir şekilde düzenlemiş. Yani bir yetkiyi kullanmak için illa da bir kamu kudretini elde bulunmak gerekmiyor; önemli olan o kamu kudretini doğru bir şekilde arkasına almak, ona dayanmaktır.

Bu detayın üzerinde neden bu kadar durdum?.. Çünkü sorun biraz bizim konuya, yani mesleği icra etme şekline olan bakışımızda yatıyor. Biz avukatlar ve meslek örgütlerimiz olan barolar konuya bu yanlış açıdan yaklaşmasa; bunun yerine avukatlığın dünya üzerindeki çok farklı icra edilme şekillerine yoğunlaşılsa, kendi toplumsal bünyemize ve tarihsel geçmişimize uygun olan ve mesleğimizi daha çağdaş standartlarda yürütme şansına daha erken kavuşuruz gibi geliyor bana. Yani olmayacak bir duaya âmin demektense, farklı ülke ve yargı çevrelerindeki uygulamaları dikkate alarak değişen dünyaya uyum sağlayıp mesleğimizin gelecekteki formlarına bugünden karar verip ona göre bir hazırlık yapmak daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

Mesleğe bakış temelde yukarıdaki gibi bir “serbest meslek” vurgusu ile belirlendiği için bugünkü avukatlık anlayışımız ve avukatlığı yapma biçimimiz de bir anlamda zorunlu olarak “esnaf” seviyesini geçemiyor. Oysa bilginin üretimi, paylaşılması ve yeniden üretilmesi sürecinin geldiği aşama ve daha birkaç on yıl önce akla hayale bile gelmeyen hukuk dallarının ortaya çıkması karşısında “esnafça” bir yaklaşım ile sınırlı kaldığımızda zamanın bize dayattığı değişim zorunluluğu ile yüzleşmemiş oluyoruz.

Bence konuya biraz daha yalın yaklaşmalıyız. Avukatlık hizmeti her şeyden önce bir “hizmet”tir. Elbette avukatlar yargılama teorisinde üçlü sacayağının savunma ayağını teşkil eder, elbette avukatlar ihtilafa taraf olmamalı, ihtilaf konusuna ortak olunduğu izlenimini uyandıracak davranışlardan kaçınmalı; elbette avukatlar bağımsız olmalı ve kimsenin talimatı ile bağlı olmamalı, kendi özgür iradeleri ile hareket edebilmeli; elbette avukatlık mesleği doğası gereği bir ticari faaliyet değildir ve olmamalı… Ama bütün bu özgünlükler avukatlık mesleğinin bir “hizmet verme” sürecini de teşkil ettiğini inkar etmemeli. Madem işin doğasının bir diğer tarafı da “hizmet”tir; avukatlar eskisine oranla çok daha fazla “müvekkil memnuniyeti” konusuna kafa yormalı. Madem ortada bir hizmet sürecinden bahsediyoruz, o zaman bu süreçleri bir “kalite” süzgecinden geçirmeli ve mesleğin yaratıcı yönünü inkâr etmeden bu hizmetin verilme biçimine ilişkin belli asgari “standartlar” belirlemeli. Bilginin üretilme ve yeniden üretilme sürecinin karmaşıklığı ve bilginin miktar itibariyle geldiği boyut göz önünde bulundurularak avukatlık mesleğinin tek kişilik bir faaliyet olduğu yanılgısından kurtulmalı ve bu işin bir ekip ve organizasyonişi olduğu göz ardı edilmemelidir. Yine gelinen çağda mesleğimizin artık bir “usta-çırak” mesleği olmadığı kabul edilmelidir. Geçmişte bilgi ve hizmet süreçleri tabiri caizse çok daha sakinken, yani bu kadar coşkun bir ırmak veya dalgalı bir okyanus haline gelmemişken mesleğimiz elit ve huzur dolu bir “usta-çıkar” ilişkisi ile yeniden üretilebiliyordu. Ama bugün gelinen çağda, meslekte en eski olmak artık bir avantaj sunmuyor, aksine bir dezavantaja dönüşmüş durumda ve mesleğin ağır sıkletini orta kıdemdeki meslek mensupları oluşturuyor. Bunu söylerken “tecrübe”yi küçümsemiyorum. Aksine bizim meslekte “tecrübe” çok önemli bir yere sahiptir; ama tecrübe edilen süreç ve nesneler artık ortadan kalkmışsa o tecrübenin de bir anlamı kalmıyor. O anlamda tecrübeyi de günün sorunsalları bağlamında ele almak gerekiyor. Bugün işe yaramayan bir tecrübeye, sırf tecrübe olduğu için bir değer atfedilemez. Mesela ben hakimden dilekçeye havale alınarak dava açılan dönemlerde girdim bu mesleğe. O zaman ortada ne tevzi büroları vardı ve ne de tarama odaları. UYAP diye bir platform, dijital veri tabanları veya otomasyon yazılımları zaten yoktu. Ülkedeki yargı faaliyetinin bütünlük içinde işlemesi için gerekli araçlar kitaplar ve yayınlandığı kadarıyla yüksek yargının ortaya koyduğu içtihattan ibaretti. O yüzden ben yıllardır doğru bildiğim konuları bile ekibimin araştırmasını ve o günün doğrusunu bulup bana da göstermesini istiyorum. Bu anlamda tecrübeyi yine de bir dümene benzetiyor, asıl olanın ise sürekli ve her gün değişen bilgi ve uygulamalara erişmek olduğunu ve bunlara erişmek için de doğru bir organizasyon ve çalışma tekniğine sahip olmak gerektiğini söylüyorum; bunu önemsiyorum.

Sorun biraz derinde olduğu için biraz dağılır gibi oldu. Demem o ki; mesleği ne zaman “esnaf”lık algısından kurtarır, profesyonel ve sürekli değişim içinde bir meslek olarak yeniden kurarsak o zaman “kurumsal” olabiliriz. Kurumsal olabilmenin ön koşulu, “sürdürülebilir” olmaktır. Avukatlığı bireysel bir meslek olarak ele aldığınızda, devamını ancak ailenin sonradan gelen kuşaklarının varlığına bağladığınızda sürekliliği sağlamanız ve bireylerin üzerinde, kuşaktan kuşağa yaşayan bir yapı ortaya koyamazsınız. Çünkü bu geleneksel yapı sürdürülebilir değildir. Örneğin yakın zamanlarda avukatlık ortaklıkları ortaya çıktı. Avukatlık Kanunu’nda da bazı değişiklikler yapıldı ve mesleki faaliyetin tüzel kişiliği olan bir ortaklık eliyle yürütülebileceği esası kabul edildi. Ama ben şahsen bu “tüzel kişiliğin” kendisini nerede gösterdiğini bugüne kadar keşfedemedim. Hala her bir avukatını gelir vergisine tabi olduğu ve tek bir muhasebe altında gelir ve gider kaydı yapılamayan, kurumlar vergisi ödeyemeyen bir tüzel kişiliği anlamak mümkün değildir. Aslında buraya gelmeden önce avukatlık ortaklığının da avukatlık mesleğinden gelen kendine özgü yönleri olmakla birlikte bir iktisadi işletme teşkil ettiğini kabul etmek gerekiyor. Yaygın kabul göre bir iktisadi işletmenin temel unsurları olarak (i) iktisadi faaliyet (ii) devamlılık; (iii) bağımsızlık; ve (iv) kapasite olarak sayılır.

İktisadi faaliyet unsuru; faaliyetin gelir elde etmeye matuf olduğunu gösterir. Avukatlık mesleği hayır için yapılan bir faaliyet değildir ve gelir elde etme amacını da içinde taşır, bu anlamda iktisadi bir faaliyet olması onu sıradan bir ticari faaliyet olarak görmeyi zorunlu kılmaz. Günümüzdeki avukatlık ortaklığı bu amacı dışlamıyor ama bunun için gerekli yasal zemini sunmuyor. Gelir ve giderlerin bir tek tüzel kişi adına kaydına imkan vermiyor; hala her bir ortağın dönem sonunda ayrı ayrı beyanname verdiği bir adi ortaklığın ötesine geçmiyor. Bu da bu yapının kararlı bir yapı olmasını engelliyor.

Devamlılık unsuru, sürecin teşkilatlanmış, yani organize olmuş bir ekibin hizmet üretmek için gerekli süreçleri bünyesinde bulundurması anlamına gelir. Yani sadece bir ekip toplamak yetmez, bu ekibi belli işlevler ve pozisyonlar itibariyle yapılandırmayı da gerektirir ve bunların birbirleriyle nasıl bir etkileşim içinde olduğunu tarifi de zorunlu kılar. Ama mevzuatta tarif edilen avukatlık ortaklığının organları son derece muğlaktır. Oysa avukatlık ortaklığının ortaklarının avukat olması şartı dışında bir anonim şirketten farklı bir yapısı olmasına gerek yoktur. Yine anonim ortaklıkların denetim sistemine tabi olması mesleğin itibarını yükseltir. Sır saklama yükümlülüğü bu çerçevede ele alınmalıdır. Örneğin menkul kıymetler piyasasında aracılık hizmeti veren bir aracı kurum ticari sırları nasıl başarıyla saklayabiliyorsa, bir avukatlık ortaklığı da pekâlâ müvekkil sırlarını saklayabilir.

Bağımsızlık unsuru; işletmenin hem iç ve hem de dış ilişkide başka bir işletmenin irade ve işlemine bağlı olmaksızın işlemler yapabilmesini ifade eder. Ancak bağımsız bir yapı bir iktisadi işletme ve tüzel kişilik teşkil edebilir. Avukatlık Ortaklığının mevcut haline baktığımızda “isim ortağı” veya “kurucu ortak” olarak adlandırılan belirleyici konumdaki ortak veya ortakların her şeye ve bütün süreçlere hakim olduğunu görürüz. Gerçekte bir ortaklık yoktur. Her bir ortak diğer ortaklarla değil, kurucu ortak ile ortaktır ve doğruyu söylemek gerekirse bu ortaklık da bir “gelir ortaklığı”nın ötesinde bir şey değildir. Gelenekçi bakış, avukatın bağımsızlığını koruyayım derken öngördüğü bu ortaklık yapısı nedeniyle aslında avukatları diğer avukatların insafına terk etmiş olmaktadır. Bu nedenle de avukatlık ortaklıklarının kurucu ortağın ailesinden olmayan sonraki kuşaklar olmadığı müddetçe yaşaması pek mümkün değildir. Bu ortaklıkların belli bir büyüklüğe ulaştığında sürekli yaprak dökmesinin temel sebebi de zaten bu gerçek olmayan “ortaklık illüzyonu”dur. İnsanlar gerçekten ortak olmadıkları bir yapıdansa kendi işlerini kurmayı tercih etmektedirler sürekli olarak.

Kapasite unsuru; bireysel emeğin ötesinde kollektif olarak üretilen bir değerin varlığına işaret eder. Yani bir kurucu ortağın mesleki deneyim ve bilgisiyle sınırlı olmayan, işin farklı yönlerini farklı birimlerin ele alıp hallettiği bir organizasyonun elbirliğiyle ortaya koyduğu bir hizmet üretme süreci olması gerekir. Mevcut avukatlık ortaklığının bu şekilde tanımlanan bir kapasite ortaya koyması söz konusu bile değildir. Bir tarafta kurucu ortak ve ortakların kişisel ilişkileri ve bağlantıları sayesinde getirilen işler; diğer tarafta ise bu işlerin öngördüğü görevleri gece gündüz uyumadan yerine getirmeye çalışan zavallı “senior” ve “junior”ların olduğu şizofrenik bir yapıdan başka bir şey değildir mevcut durum. Olması gereken, ortaklığa gelen işlerin ortaklığın markasına gelmesidir oysa. Yoksa sürdürülebilir bir yapı ve iş modeli oluşmamış demektir.

Sormak isterim: bugünkü avukatlık ortaklıklarının kaç tanesi kurucu ortaklardan bağımsızdır, devamlılık niteliğine sahiptir ve kendi başına bir kapasite oluşturmaktadır?… Açıkçası ben bilmiyorum. Eğer siz biliyorsanız memnuniyetle öğrenmek isterim.

Sorunuza bu kadar dolambaçlı yollar takip ederek yanıt verdiğim için kusura bakmayın. “Kurumsallık” ve “Marka Değeri” gibi herkesin diline doladığı konularda fikir beyan ederken bugüne kadar yapılan tartışmaların sonuçları tartışmaktan ibaret olduğunu söylemem gerekiyor. Sorunun halli bakış açımızı ve buna bağlı olarak yasal altyapıyı değiştirmekten geçiyor. Avukatlık mesleğini özgün yanları olan bir “iktisadi faaliyet” olarak kabul etmeyip, “kamu hizmeti ve serbest meslek” faaliyeti olarak bir nevi “pegasus”laştırmanın mesleğimize ve meslek erbabına hiçbir faydası yoktur ve zaman kaybıdır. Çağdaş ülkelerdeki örneklere, kurumsal ilkelere sahip bir yapıda binlerce avukatın çalıştığı yapılara gözlerimizi kapatmak, kafamızı kuma gömmekle eştir. Doğru tutum; bu gerçeği görmezden gelmeyip kendi tarihi geçmişimize ve kültürel yapımıza uygun bir modeli ortaya koymak olmalıdır. İşte o zaman hukuk bürolarımız ve avukatlık ortaklıklarımız gerçekten kurumsal bir yapıya kavuşur ve işte o zaman kişilerden bağımsız olarak kalite ve itibarı simgeleyen markalar ortaya çıkar.

 

Gelişen teknolojiye rağmen hala eski düzeni sürdürmekte ısrar eden hukuk sistemine karşın yenilikçi çalışmalar yapmaktasınız. Bunu nasıl başarıyorsunuz? Diğer hukuk bürolarına tavsiyeleriniz nelerdir?

Meslek dünyamızdaki gelenekçi kesim ile yenilikçi kesim arasındaki temel ayırımı bir tek “teknoloji” unsuruna bağlamak bence doğru bir yaklaşım olmayacak, indirgemeci bir yöntem olacaktır. Şunu anlamamız gerekiyor: değişen sadece teknoloji değil; teknoloji ile birlikte iş yapma biçimleri ve ilişki kurma biçimleridir. Konuya böyle yaklaşırsak doğru bir yol izlemiş oluruz.

Müvekkil ile avukat ilişkisi değişmektedir. Avukatların kendi aralarındaki ilişkiler değişmektedir. Avukatla adliyeler ve resmi kurumlar arasındaki ilişkiler değişmektedir. Dijital teknoloji sadece bilgi paylaşımını hızlandırmamakta, bilginin üretilme, yeniden üretilme ve kullanılma süreçlerini derinden etkilemektedir. Örneğin mesai saati kavramı artık önemini yitirmektedir. Bir tarafında 7/24 çalışma; diğer tarafta iş ve özel yaşam arasındaki dengeyi kurma sorunsallarının yer aldığı bir denklem içindeyiz artık. Örneğin bir zaman çalışanların acil durumlarda o saate kadar ofiste kalması gerekir mi? Şayet siz, bütün dava malzemesini dijital olarak saklıyor, platform olarak bulut bilişimi kullanıyorsanız elbette gerekmez. Kısacası sorun yeni teknik imkanları kullanıp kullanmamakta yatmıyor; bunları nasıl kullandığımız ve iş yaşamamıza getirdiği yeniliklerle nasıl baş ettiğimiz sorunudur.

Bu anlamda siz ne kadar iyi yazılım ve donanımlarla çalışırsanız çalışın; önce kafa yapınızı değiştirmedikçe bunlardan verim almanız söz konusu olamaz. Yeri gelmişken, bizim MGC Legal’de yapmaya çalıştığımız bu kafa değişikiğidir. MGCMindshift etkinliklerimizi tam da bu noktada ele almak lazım…

 

Sizce hukuk bürolarında işlerin ve çalışanların takibinin sağlanması için kontrol mekanizması nasıl geliştirilmelidir?

Kontrol mekanizması”nı işin yapılma sürecinden ayıramayız. Yani iş sonuçlarının istendiği gibi ve istenen kalitede olması ancak iş yapma sürecinizle işi nasıl organize ettiğiniz ile ilgilidir. Ve hemen şunu da söylemek isterim ki, kontrol konusunu güven bağlamında ele almamak gerekir. Günlük hayatın içinde bir şeyleri kontrol etmek akla o işi yapanlara güven beslememeyi getirebilir. Oysa doğru yaklaşım bu değildir. Birlikte iş yapan insanlar arasında en başta olması gereken hususlardan birisi güvendir. Güvenmediğiniz insanlarla başarılı bir çalışma yapmanız mümkün değildir. Bu bakımdan çalışanların kontrolündensen “işin kontrolü”ne odaklanmak daha doğrudur. Yapılan işi kontrol ederken aslında farklı bakış açılarını, farklı tecrübe düzeylerini, farklı bilgi seviyelerini buluşturmak buluşturmaktan bahsederiz. Bu anlamda kontrol süreci sadece bir kalite ve CRM süreci değil, ERP yaklaşımı da gerektirdiğinden aslında verimlilik ekseninde de ele alınmalıdır. Ve yine her bir bünye ve her bir organizasyon farklı olduğundan kontrol sürecini bünyeye uygun bir surette tasarlamak gerekir. Bu anlamda her bir hukuk bürosunda uygulanabilecek genel geçer bir çözümden bahsetmek mümkün olamaz.

Yaptığımız iş ekip çalışmasını gerektirdiğinden ve her geçen gün artan iş hacmi nedeniyle kullandığımız teknoloji itibariyle doğru yazılımı seçmek önem taşır. Aynı zamanda bu yazılım uyarlama yapılmasına, bünyenize has unsurların dikkate alınmasına uygun olmalıdır.

Biz MGC Legal’de “matter management” alanında bir yazılım kullanıyoruz. Bu yazılımı seçerken mobil uygulaması olmasına da özellikle dikkat ettik ki sürekli olarak ekip bağlantı halinde kalsın. Doküman yönetimi ve iletişim süreçlerinde de farklı yazılım ve platformlar kullanıyoruz. Ve bir bütün olarak bulut ortamında çalıştığımız için bu bize mobilite sağladığı gibi ortak çalışmayı ve organizasyonda bir baştan bir başa etkin bir kontrol sürecini oluşturmayı mümkün kılıyor.

 

İNSAN YAPTIĞI İŞE HER ŞEYDEN ÖNCE KENDİNİ KATMALIDIR

 

Bir hukuk bürosu çalışanlarına neler kazandırmalıdır? Aynı şekilde bir çalışan da bürosuna neler katmalıdır?

Sizin de bildiğiniz gibi her geçen gün iş hayatı günümüzün daha fazla bir kısmını kaplar hale geliyor. Hızlanan teknolojik imkanlar işleri kolaylaştırmakla birlikte kapasitemizi artırıyor ve bu daha fazla iş anlamına geliyor. Daha fazla iş demek daha yoğun ve uzun çalışma süreleri demektir. Ve sonuç olarak hepimiz kendi ailelerimizle geçirdiğimiz süreden çok daha fazlasını iş yerinde geçiriyoruz. İşimiz hayatımızın en önemli kısmını teşkil ediyor genel itibariyle. Hal böyle olunca, bir iş yeri olarak hukuk bürosunun çalışanlarına sunduğu imkanlarla bir yaşam alanı yaratması gerekiyor. Bunun ön koşulu da çalışana karşı esnek olmak ve çalıştığı süreler boyunca onun hayattan kopmamasını sağlamaktır diye düşünüyorum. Bir insan işini yaparken özel ihtiyaçlarına da yeri geldiğinde zaman ayırabiliyorsa yaptığı işe yabancılaşmaz. Biz MGC Legal’de böyle bir ortamı sağlamaya çalışıyoruz.

Buna mukabil çalışanın da hukuk bürosuna tabiri caizse “kendisini katması” gerektiğini düşünüyorum. Yaptığımız işin doğası gereği müvekkiller ile olan ilişkimiz tamamen bir güven ilişkisi gerektiriyor ve itibarlı olmak bu işin merkezinde duruyor. Bu nedenle eğer hukuk bürosu bir marka olacaksa, bunu ancak kendisini oluşturan insanlarla yapabilir. Bu yüzden çalışma arkadaşlarıma hep “kendi kişisel markanızı inşa edin” diyorum; zira biliyorum ki bünyemizdeki avukat arkadaşlarımız ne kadar itibarlı olursa biz de bir firma olarak o kadar itibarlı oluruz.

Sizce ideal bir hukuk bürosu nasıl olmalı ve nelere dikkat etmelidir?

 

Aslında bu konuyu uzun uzun anlatmak isterim. Zira bu soruyu yıllardır ben kendime sorarım ve bu soruya verdiğim kendimce yanıtlar da var. MGC Legal projesini inşa ederken de aslında bu temel sorudan hareket ettim. Ama hakikaten bu konu bana bambaşka bir röportaj konusu gibi geliyor. Eğer sizce de sakıncası yoksa bu konuyu başka bir röportaja bırakalım derim…

 

Sayısı gittikçe artan hukuk fakültelerine nasıl bakıyorsunuz? Hukuk öğrencileri kendilerini geleceğe nasıl hazırlamalıdır?

Hukuk fakültelerinin sayısının son yıllarda çok artmasının hukuk eğitiminin kalitesini düşürdüğüne ilişkin genel bir kanı var, ki ben de buna katıldığımı söylemeliyim. Ama ben bu olaya çok da olumsuz bakmıyorum. Bu gün itibariyle bir kalite sorunu ortaya çıkmış olabilir, ülkemizin akademik kadroları genel olarak artan üniversite ve fakültelere yeterli gelmeyebilir. Ancak ben orta ve uzun vadede bu nicel artışın olumlu etkileri olacağına inananlardanım. Sadece hukuk değil, diğer alanlardaki fakülte sayısının artması o meslek bağlamında eğitimin kalitesini düşürüyor olabilir, ama ülkenin genel eğitim seviyesine olumlu katkısı olduğunu düşünüyorum. İnsanların ortalama eğitim sürelerinin artmasının toplumun eğitim ortalamasını yükselttiği ve düşük kalitede de olsa daha fazla eğitim gören bireylerin kendilerini ve toplumu daha ileriye taşıdığını düşünüyorum. Bu anlamda bir bütün olarak hukuk fakültelerinin sayısının artmasını olumsuz bulmuyor, gerekli tedbirleri alıp eğitim kalitesini daha kısa sürede yükseltmek ve toplumsal okur yazarlığımızın ivmelenmesine odaklanmak gerektiğine inanıyorum.

 

Tecrübeli bir avukat olmanıza istinaden genç avukatlara önerileriniz nelerdir? Sizce mesleğin başında nelere dikkat etmeleri gerekir?

Her şeyden önce bu mesleği seviyorlarsa bu meslekte kalsınlar ve devam etsinler isterim genç arkadaşların. Çünkü insanın sevmediği bir şeyi yapması kadar kötü bir şey olamaz.

İkinci olarak önlerine konan davranış ve çalışma kalıplarını sorgulamalarını ve bir şeyi kabul benimseyeceklerse şayet o şey üzerinde düşünüp taşınmalarını ve sonuçta ya o önermeyi reddetmelerini ya da kabul edeceklerse içkinleştirmelerini tavsiye ederim.

Bu konuda da söylenecek çok şey var elbette. Ama bu uzun röportajı daha fazla uzatmayalım derim ben…

 

Tecrübe dolu bilgilerinizi bizlerle paylaştığınız için teşekkür ediyor, meslek hayatınızda başarılar diliyoruz.

Bana konuştuğumuz konularda görüşlerimi paylaşma fırsatı verdiğiniz için ben teşekkür ederim ve çalışmalarınızda başarılar dilerim.

 

From <http://hukukum.net/hukukigelisim/avukat-mustafa-gunes-ile-ozel-roportaj/>


© MGCLEGAL 2020 / BÜTÜN HAKLARI SAKLIDIR.
Yukarı Git